27 Ekim 2010 Çarşamba

Son 1000 yılın en soğuk kışı geyiği üzerine


Orijinal yayın: 27.10.2010 T24 İnternet Gazetesi

Bu sabah televizyon kanallarının birinde “eğer bu kış son 1000 yılın en soğuk kışı olacaksa...” diye başlayan bir reklam görünce “tamam” dedim, “artık bu konuda birşeyler yazmanın vakti geldi, sabırla bu deli saçmasına inanmaz kimse diye beklemenin alemi yok”. 
Hangi tarafını dinlemek istersiniz hikayenin, tarihi olan açısını mı yoksa bilimsel açısını mı? Hangi taraftan bakarsanız bakın, varacağımız sonuç aynı; olmaz böyle şey. 

Önce tarihsel taraftan bakalım, çünkü hepimizin kolaylıkla bildiği şeyler var. Mesela Osmanlı arşivleri 8 Şubat 1621 yılında İstanbul Boğazı'nın donduğunu ve insanların birkaç gün de olsa yürüyerek karşıdan karşıya geçtiğini söylüyor. 1954 yılında ise Boğazı tıkayan buzlardan dolayı insanların Boğaz'ın üzerinde çektirdikleri fotoğrafları çoğumuz gördük. Ancak bu soğuk kışlar birden bire başlamıyor. Mesela Viyana kapılarına ikinci kez gittiğimizde hava koşullarının elverişssiz olduğu ve neredeyse kar yağışının başlayacağı görüldüğü için kuşatmadan vazgeçip geri geldiğimiz söylenir (Sobieski olayından fazla bahsedilmez). Tarih: 12 Eylül 1683, yani daha Eylül ayının başında kar yağmaya başlamış. Bir de bugüne bakın, ben bunları yazarken Kabataş Vapur İskelesi'nde deniz kenarında kazakla oturuyorum ve tarih 26 Ekim. Yani tarihsel olarak baksak, şimdiye İstanbul'da karların kendini göstermeye başlamış olması gerekirdi. Bu durumda en azından “madem son 1000 yılın en soğuk kışı, ne zaman başlayacak bu kış” diye sormamız gerekmez miydi? Ayrıca 1600'lerdeki soğukların güneş sebebiyle oluştuğunu ve şu anda güneşte bunun tekrarlanacağını gösteren hiçbir belirti yok. 

Gelelim konunun bilimsel yanına: Bildiğiniz gibi dünyanın Ekvator bölgesi kutuplara oranla güneşten çok daha fazla enerji alır. Bu enerjinin bir kısmı atmosfer bir kısmı da okyanuslar yoluyla kutuplara doğru taşınır. Atmosferde taşınan miktarla okyanuslar tarafından taşınan miktar neredeyse birbirine eşittir. Eğer bir şekilde Ekvator'dan kutuplara taşınan bu enerji miktarında bir azalma olursa kuzey ve güneydeki bölgelerin sıcaklığı düşer, Ekvator civarının sıcaklığı da artar. 

Hava akımlarını durdurmak neredeyse imkansız olduğuna göre bunu ancak okyanus akıntılarını durdurarak başarabiliriz. Buna benzer bir olay bundan yaklaşık 13000 yıl önce gerçekleşmiş ve dünya 1000 yıl süren küçük bir buzul çağına girmiş. Bu olayın sebebi Kuzey Amerika üzerindeki dev buz gölünün bir yolunu bularak Atlantik Okyanusu'na akması ve buradaki akıntıyı durdurmasıdır. 

Peki deniz suyuna tatlı su karışırsa neden akıntı dursun? Okyanus akıntılarının sebebi deniz suyundaki sıcaklık ve tuzluluk farklarıdır. Ekvator civarındaki su sıcak ve tuzludur, bu su kuzeye doğru hareket edip Grönland civarında soğuyup dibe çöker, dipten uzun bir süre dolaştıktan sonra ısınarak Büyük Okyanus'un ortasında yüzeye çıkar. Dolayısıyla tüm dünya üzerinde dolaşan bir akıntı oluşturur. Bu akıntıyı bozmanın temel yolu normalde suyun sıcak ve tuzlu olması gereken bir noktada okyanusa inanılmaz miktarda tuzsuz ve soğuk suyu karıştırmaktır. 13000 sene önceki olayın da sağladığı budur. 

Son 1000 yılın en soğuk kışı asparagasına gelecek olursak: Denilene göre Polonyalı bilimciler Atlantik Okyanusu'nun kuzeyindeki bu akıntının neredeyse %50 azaldığını ve bu azalmanın Avrupa'nın bu kışı inanılmaz soğuk geçireceğini söylüyorlarmış. Öncelikle eğer bu akıntı (Gulf Stream) %50 azalacak olursa bunu çoğu kimsenin pek duymadığı bir Rus haber ajansının web sitesinde değil, önce dünyanın en önemli bilimsel dergilerinin kapaklarında ve önde gelen gazetelerin ön sayfalarında bulursunuz. Böyle bir bilimsel bilgiye sahip değiliz değil, son senelerdeki ölçümler bunun tam tersini gösteriyor, yani Gulf Stream'de herhangi bir azalma yok. 

Bu haberi herhangi bir yere dayandırmak istiyorsak, konunun aslı Aralık 2005'de Nature dergisinde yayınlanan ve 1957-2003 yılları arasında Kuzey Atlantik'deki akıntının %30 azaldığını söyleyen çalışma (Bryden ve arkadaşları). Aradan geçen süre içerisinde bu çalışma pekçok grup tarafından tekrarlandı ancak aynı sonuçlara ulaşılamadığı için bilim dünyasında kabul görmedi. Dolayısıyla bu çalışma dışında bilimsel dergilerde yayınlanmış ve Kuzey Atlantik akıntısının azaldığını gösteren herhangi bir çalışma yok.  

Aslında emin olun, ben de bu asparagasın doğru olmasını isterdim, keşke dünya ısınacak yerde soğuyor olsaydı, ancak gerçekler bu yönde değil. Bir de unutmadan aynı “bilimsel” grubun geçtiğimiz yazın Rusya'da serin geçeceği yönündeki tahminlerine göz atın isterseniz....

21 Ekim 2010 Perşembe

İklim değişikliğinin varlığından emin olmasak bile!


Orijinal yayın: 21.10.2010 T24 İnternet gazetesi

Ben yoruldum artık tüm cehaletleri içinde hala “iklim değişikliği olduğuna dair bir bilimsel kanıt yok” diye ortalığı bulandırmaya çalışanlarla mücadele etmekten, bu sebeple tek tek cevap vermekle uğraşmak istemiyorum, hepimizin hayatta yapacak çok daha faydalı işlerimiz var. Ancak arada kalanlar için temel birkaç konuyu anlatmaya çalışacağım. 

Öncelikle, 1896'da İsveçli bir bilim adamı olan Svante Arrhenius basit bir deney yapmış: Bir silindirin içine karbondioksit gazı doldurup kızılötesi ışımanın bu gazın içinden geçip geçmediğini görmek istemiş. Sonuç basit, karbondioksit kızılötesi ışımanın geçmesini engellemiş. Bu neredeyse bilimle uğraşan herkesin çok rahatlıkla tekrar edebileceği bir deney, eğer Arrhenius'a güvenmek istemezseniz, ben böylesi basit bir konuda güvenmeyi tercih ederek devam ediyorum. 

İkinci konumuz dünya atmosferindeki karbondioksit miktarı. 1958 yılından bu yana Scripps Enstitüsü'nden bilim adamları Hawai'nin en yüksek tepelerinden birinde atmosferdeki karbondioksit miktarını ölçüyorlar. Bu miktar 1958 yılında milyonda 310 parçacık seviyesindeyken bugün 393 parçacık seviyesine çıktı. Yani dünya atmosferindeki karbondioksit oranı ciddi miktarda artıyor. 

Üçüncü konumuz dünya atmosferindeki karbondioksit miktarı ile dünya sıcaklığı arasındaki ilişki. Bilim adamları yıllardır çeşitli metotlar kullanarak buzul çağları sırasında atmosferdeki karbondioksit miktarı ile atmosferin sıcaklığı arasındaki ilişkiyi ortaya koyuyorlar. Bu ilişki de basit, karbondioksit miktarının yüksek olduğu devirlerde dünyanın sıcaklığı da yüksek, tersine karbondioksit miktarının düşük olduğu zamanlarda dünyanın sıcaklığı da düşük oluyor (burada bir sebep sonuç ilişkisi çıkartmıyorum, sadece biri olduğunda diğeri de oluyor). 

Dördüncü konumuz temel fizik; nesneler sıcaklıklarına bağlı olarak ışıma yaparlar. Sıcak cisimler görünür dalga boylarında, daha az sıcak cisimler ise kızılötesi dalga boylarında ışıma yaparlar. Mesela güneşin sıcaklığı 5800 derece civarındadır ve güneş sarı-beyaz bir ışık verir, dünyanın ortalama sıcaklığı da 15 derece civarındadır, dünya da kızılötesi dalga boylarında ışıma yapar. 

Bu temel bilgileri herhangi bir lise öğrencisine verip bir sonuç çıkartmasını istersek çok zorlanacağını sanmıyorum. Dünyanın atmosferindeki karbondioksit miktarı artıyor, bu artış dünyanın yaydığı kızılötesi ışımanın atmosferden çıkışını güçleştirerek dünyayı ısıtır. Tüm bunları kavramak yukarıdaki birkaç satırda anlatılandan fazla bilim gerektirmez, ama kafaları karıştırmak için gayet derin bilimsel çabalara başvurulabilir, zengin petrol şirketleri paraları ile kişileri satın alıp istedikleri yönde konuşturabilir, ancak temel gerçeği değiştiremez çünkü bu lise seviyesinde bilim öğrenmiş herkesin kolayca kavrayabileceği bir konudur. 

Şimdi gelelim başlıktaki konumuza, velev ki emin değiliz atmosferdeki karbondioksit miktarındaki artışın a) insan kaynaklı olduğuna, b) bize zarar verip vermeyeceğine. Diyelim dünyadaki tüm bilimcilerin bir ağızdan “her geçen gün biraz daha fazla fosil yakıtı tüketiyoruz, bu da doğal olarak atmosferdeki karbondioksit miktarını arttırıyor” demelerine inanmıyorsunuz ve hala atmosferdeki karbondioksit miktarının durduk yerde kendi kendisine artabileceğini düşünüyorsunuz. Diyelim ki gerçekten körsünüz ve kendi yaşam alanlarınızda iklimin nasıl değiştiğini ve her geçen senenin bir önceki seneye göre nasıl daha sıcak olduğunu fark etmiyorsunuz. O zaman şunu dinleyin: İklim değişikliğ hakkında elimizdeki bunca bilginin daha çok azına sahipken 172 ülkenin liderleri Rio'da biraraya geldiler ve ortak bir karar aldılar, dünyadaki 192 ülkenin tamamı da bunun altına imza attı, kabul etti, meclislerinden geçirdi. 

“Geri dönülemez ve çok ciddi sonuçlara yol açabilecek iklimsel değişikliklerin varlığı konusundaki kanıtlar kesin konuşmaya imkan vermese bile böylesi kanıtların varlığı harekete geçmek için yeterlidir ve daha fazla kanıta sahip olma noktası beklenmemelidir (Madde 3).” 

Sonuçları bu kadar vahim olabilecek bir konuda elimizdeki bilgiler herhangi bir insanın rahatça anlayıp karar verebileceği kadar açık ve basitse bu konuyu bulandırmaya çalışmak en azından sorumsuzluktur, akıl sahibi her kişinin de temel görevi doğaya en az zarar verecek şekilde yaşayarak bu sorumsuzluklara kulak asmamaktır. 

16 Ekim 2010 Cumartesi

Emin misiniz iklimin (bizim yüzümüzden) değiştiğine?


Orijinal yayın: 16.10.2010 T24 İnternet Gazetesi

Evet, iç içe geçmiş olan her iki soruya da... Evet iklim değişiyor ve evet iklim bizim yüzümüzden değişiyor. 

Nasıl bu kadar emin olabiliyoruz? Temelde ilkinin cevabı basit. 1896'da İsveçli bilimci Svante Arhenius bir tübün içine karbondioksit doldurup bu gazın kızılötesi ışınları geçirip geçirmediğine bakmış ve geçirmediğini gözlemlemiş. Her geçen gün atmosfere daha fazla karbondioksit saldığımıza göre bunun dünya atmosferini ısıtması kaçınılmazdır diye bir sonuca varmış. 

Başlangıçta sadece karbon dioksitin dünyayı ısıtacağı anafikri üzerinde yoğunlaşan çalışmalar 1958'de Charles Keeling'in Hawai'de toplamaya başladığı atmosferik karbondioksit verileriyle teorik fizik alanından uygulama alanına geçmiş oldu. 1958'den günümüze kadar aralıksız olarak toplanan bu veriler atmosferdeki karbondioksit miktarının dur durak bilmeden arttığını bize tartışmasız bir biçimde gösteriyor. 1958'de 310 ppm seviyesinde olan karbondioksit miktarı bugün 390 ppm'in üzerine çıkmış durumda. Bu noktada da bilimsel olarak tartışılan konu dünyanın ısınıp ısınmadığı değil bu değişikliklere karşılık olarak ne kadar ısındığıdır. 

Bu sıcaklık artışını ve etkilerini endişeyle izleyen Birleşmiş Milletler'e bağlı iki kuruluş, Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) 1988'de ortaklaşa olarak İklim Değişikliği Hükümetlerarası Paneli'ni (IPCC) kurdular. Bu panelin temel amacı iklim değişikliği konusundaki tüm bilimsel verileri inceleyerek insanlığı durum hakkında bilgilendirmek ve hükümetlere bu konuda öneriler sunmaktır. IPCC temelde dünyada iklim değişikliği konusunda çalışan tüm bilim insanlarını ve hükümet temsilcilerini kapsadığı için vardığı yargılar dünyanın bu konudaki genel fikrini hem bilim hem de toplum açısından yansıtmaktadır. Alınan kararların tümü görüş birliği ile alındığı için neredeyse tüm yargılar en muhafazakar biçimde algılanmalıdır. Bu kararların başında IPCC'nin 2007 raporunda yer alan ana cümle gelmektedir: Günümüzde yaşanmakta olan küresel iklim değişikliğinin sebebi  %90 ihtimalle insanların çeşitli işlemler sonucu çevreye yaydıkları sera gazlarıdır. Burada önemli olan %90 sayısıdır. Bu %90 bir ortalama değildir, bu sayı herkesin üzerinde uzlaştığı sayıdır, yani iklim değişikliğinin insan kaynaklı olmayabileceğini savunan bilim adamları bile kendi savlarının en iyi ihtimalle %10 doğru olabileceğini kabul etmişlerdir. 

Bu noktada iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğu hususunda bilim açısından bir şüphe kalmamıştır. Ancak temelde yukarıda açıkladığım %90 sayısı gene de iklim değişikliğine inanmayanların elinde bir argüman olarak kullanılmaktadır. “Yani” diyorlar, “kesinlikle emin değilsiniz ve kesinlikle emin olmadığınız böyle bir konuda da devletlerin ve şirketlerin trilyon dolar mertebesine varan faturaları sırtlanmalarını bekliyorsunuz”. Aslında bu soruda haklılar, ama sorunun cevabı onların beklediği yönde gelmiyor. Evet, sadece %90 eminiz ki özellikle gelişmiş ülkelerin son yüzelli yılda atmosfere saldıkları sera gazları hızla iklimi değiştiriyor ve başta bu ülkeler olmak üzere tüm insanlık yakın zamanda bir şey yapmadığı takdirde bu problem tüm insanlığın geleceğini tehdit eden en önemli problem haline gelecektir. Dolayısıyla bir yanda tüm insanlığın yok olması ihtimali söz konusu ise diğer yanda bunu engellemek için harcanacak trilyon doların sözü olmaması gerekir diye düşünüyorum, ya da en azından bu konuda harekete geçmek için daha da emin olmayı beklememeliyiz. Daha da emin olmak için harcadığımız her dakika bizi çözüm yolunda biraz daha geriye düşürüyor ve ödememiz gereken bedeli her an daha ağırlaştırıyor. Biz beklerken atmosfere eklenen her ppm karbondioksiti temizlemek için daha da fazla para harcanması gerekiyor. Doktor size “%90 ihtimalle kansersiniz ve hemen tedavi olmazsanız çok az ömrünüz kaldı ve tedavi epey pahalı” dese tedavi parasını vermek için doktorun emin olmasını bekler miydiniz? İşte dünya da aynı şekilde hastalanmış durumda, emin olmayı bekleme riskini almak ister misiniz? 

9 Ekim 2010 Cumartesi

Devletlerin Çevre Politikaları ve Bize Düşenler


Orijinal yayın: 09.10.2010 T24 İnternet Gazetesi

Bir yandan yaşamayı zevksiz hale getiren bir serinliğe bürünmüş gecede soğukla boğuşmak diğer yandan da sizleri iklim değişikliğinin gerçek olduğuna ikna edecek bir yazı kaleme almaya çalışmak inanın kolay değil. Böylesi bir gecede sade vatandaşın kafasında küresel ısınma değil küresel soğuma olsa sanırım pek çoğumuz onu suçlayamayız. Hele bir de bu sabah haberleri dinlerken düşündüklerimi anlatacak olsam, sanırım iklim değişikliği konusunda gerçekten herhangi bir şey yapılamayacağına inanması çok daha kolay olur.

Bildiğiniz gibi bu hafta sene sonunda Cancun, Meksika'da düzenlenecek olan iklim konferansından önceki son ana hazırlık toplantısı Tianjin, Çin'de yapılıyor. Sene sonunda yapılacak Cancun konferansının temel amacı 2012 yılında sona erecek olan Kyoto Protokolü'nün yerini alacak yeni anlaşmayı imzalamak. Bu hafta Tianjin'de düzenlenen konferansta da tarafların tartışmaları sona erdirip neredeyse anlaşma seviyesine varan görüşmeler yapması ve bu görüşmeler sonucunda oluşturulacak bir belge taslağının Cancun'da devlet başkanları seviyesinde görüşülerek imzalanması gerekiyor. Bu tabi ki dünya devletleri dünyanın geleceğini belirleme yolunda olumlu bir adım atmak istiyorlarsa geçerli. Bu tür toplantılarda da genel yapı evsahibi ülkenin devlet büyüklerinin bu anlaşmanın sağlanması üzerine çaba sarf etmesi üzerine kuruludur. Ama sanırım ben bu görüşte olan azınlıktanım çünkü bu sabah haberleri seyrederken öğrendim ki Çin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Ven Ciabao resmi bir ziyarette bulunmak için Ankara'ya gelmiş, sonra gece milli maçın başına bakarken başbakanımızın da Almanya'da maç seyretmekte olduğunu fark ettim. Bizim başbakanımızın maç için Almanya'da olması bir sorun teşkil etmez ama dünya açısından böylesi önemli görüşmelere evsahipliği yapan Çin'in başbakanının ülkesini bırakıp bizi ziyarete gelmiş olması çözümsüzlüğün süreceğine olan inancımı pekiştirdi. 

Bu çözümsüzlüğün temelinde yatan olgu atmosferi ve çevreyi kirleterek para kazanan kişilerin bu tatlı kazançlarından vazgeçmek istememeleri ve bu uğurda tüm dünyanın geleceğini de  çekinmeden geri dönülemez bir yola sürmeleridir. Bildiğiniz gibi dünyada Kyoto anlaşmasını meclisinden geçiremeyen tek büyük ülke Amerika Birleşik Devletleri'dir. Kyoto anlaşması Amerikan Senatosu'na ilk geldiğinde 95-0 oyla reddedildi. Bu neredeyse Amerikan tarihinde Senato'nun her iki kanadının da oybirliği ile reddettiği tek konudur. Yani petrol ve otomotif lobileri biraraya geldiklerinde senatörlerin tamamına dediklerini yaptıracak kadar kuvvetlidir. Senatonun hayır demesi kesin olan bir konuda da Amerikan Hükümeti'nin ileri adımlar atması beklenemez. Burada Amerikan görüşü temelde alabilecekleri en az sorumluluğu alarak dünya üzerindeki egemenliklerini sürdürmeye devam etmek yönündedir. Çin'in bu konudaki görüşü de Amerika'nın şu anda sahip olduğu üstünlüğe uzun yıllar boyunca dünyayı kirleterek sahip olduğu, dolayısıyla da eğer bir kısıntıya gidilecekse bu kısıntının Amerika'dan başlaması yönündedir. Bu iki görüş birbiri ile bu derecede çelişince Cancun'da bir anlaşmaya varılması, hatta gelecek sene sonunda bir sonraki iklim konferansının düzenleneceği Güney Afrika'da bir anlaşma olasılığı imkansız görünmektedir. Amerika artı Çin'in karbondioksit salımları dünya salımının %40'ını oluşturduğundan bu iki ülkeyi içine almayan bir anlaşmanın getirisi fazla  olmayacaktır. Nitekim bu açmazı gören Japonya başta olmak üzere pek çok sanayileşmiş ülke de Amerika ve Çin'i içine almayan bir iklim anlaşmasını imzalamayacaklarını söylemişlerdir.  

Bu noktada bizlere düşen sesimiz olabildiğince çok duyurabilmek için biraraya gelmektir. Bu amaçla 10/10/2010 Pazar günü tüm dünyada küresel ısınmaya dikkat çekmek üzere toplantılar düzenlenecektir. İstanbul'daki toplantı saat 15:00'de Galatasaray'da başlayacak ve Taksim’e kadar müzikli, eğlenceli bir yürüyüş yapılacaktır. Ardından Taksim Gezi parkında bir şenlik, sergiler ve Naom Chomsky ve Richard A. Falk gibi aktivistlerin konuşmaları olacak. İklim değişikliği konusunda sadece oturduğu yerden konuşmayıp sesini de duyurmak isteyen herkesi bu eğlenceli toplantıya bekliyoruz. Pazar saat 15:00'de Galatasaray'da görüşmek üzere... 

28 Eylül 2010 Salı

Devrilme Noktası - Tipping Point


Orijinal yayın: 28.09.2010 T24 İnternet Gazetesi

Sosyal bilimlerde devrilme noktası, normal şartlarda çok seyrek olarak görülen bir şeyin şartlar değiştiği için çok sık görülmeye başlamasıdır. Fen bilimlerinde ise bu bir faz geçişidir. Basit bir örnekle anlatılmak istenirse, her ne kadar bizim toplumumuzdan uzak da olsa, Amerikan hayatının bir gerçeği olarak beyazlar siyahların yaşadıkları mahallelerde yaşamak istemezler. Mahalle temelde beyazların oturduğu ve siyahların azınlıkta olduğu bir mahalle olduğu müddetçe beyazlar yaşamaya devam ederler. Ancak o mahallede yaşamaya başlayan siyahların sayısı hafifçe artarsa beyazlar mahalleden taşınmaya başlarlar. Siyahların oranı da belirli bir seviyenin üzerine çıkarsa beyazların büyük çoğunluğu kısa sürede mahelleden taşınırlar. Bu siyahların oranının belirli bir seviyenin üzerine çıkmasına devrilme noktasının geçilmesi diyoruz. 

Bu nokta geçildikten sonra beyazları o mahallede tutmak artık mümkün değildir (white flight - beyaz kaçış).  Burada dikkat edilmesi gereken şudur: Normal denge ile bu konuyu karıştırmamak gerekiyor. Mesela bir dolabı devirmeye çalışırken dolabı bir denge noktasına kadar iteriz, o denge noktası aşıldıktan sonra da dolap kendiliğinden devrilir. Ancak devrilmeye henüz başlamış bir dolaba onu devirmek için sağladığımız kuvveti ters yönden verecek olursak dolap tekrar dengeye döner. Fakat beyazlar artık ciddi ciddi mahalleyi terk etmeye başlamışlarsa mahalleye birkaç beyaz ailenin geri gelmesini sağlamak problemi geri çevirmeye yeterli olmaz. Dolayısıyla temel konu sistemin geri beslemesidir. Bu bağlamda, sistem denge noktasından ayrıldıkça sisteme yapılan geri besleme bu sistemi denge noktasına geri getirecekse bu geri beslemeye negatif geri besleme, denge noktasından uzaklaştıracaksa pozitif geri besleme diyoruz. 

İklim de benzer davranan bir sistemdir. Sistemin içerisinde hem pozitif hem de negatif geri beslemeler mevcuttur. Mesela atmosferdeki karbondioksit miktarının artması bu gazın kızılötesi ışınımı geçirmeyip geri yansıtmasından dolayı pozitif bir geri besleme yaratır. Yani sıcaklık arttıkça atmosfer yayılan ışınımın daha fazlasını yeryüzüne geri yansıtır, bu da sıcaklığı daha da arttırır. Buna karşılık aynı gaza bitkiler açısından baktığımızda negatif geri besleme görürüz. Atmosferdeki karbondiyoksit miktarı arttıkça bitkiler daha fazla fotosentez yaparlar, fotosentez sırasında daha fazla karbondioksit harcarlar, bu da karbondioksit miktarını azaltır. Sisteme etki eden negatif geri beslemelerin miktarı pozitif geri beslemelerin miktarından fazla olduğu zaman sistem denge noktasına geri döner (burada geri besleme kavramlarını sistem teorisinden farklı biçimde ekoloji bağlamında kullanıyorum). 

Bu mantık çerçevesinde bilimadamları dünyanın iklim sistemi için dokuz tane devrilme noktası belirlediler. Bu devrilme noktalarının herbirinin geçilmesi kendi içerisinde geri dönülmez sonuçlar doğurabilecek nitelikte. Ancak bu noktaların tamamı geçildiğinde artık bizim bildiğimiz anlamda bir yaşama devam etmek mümkün olmayacak. Bu dokuz nokta şu şekilde sıralanıyor: 

1. Hindistan yaz mansununun çökmesi - birkaç yıl içerisinde  
2. Sahara/Sahel alanının yeşillenmesi ve Batı Afrika mansununun bozulması - on yıl içerisinde  
3. Arktik deniz buzunun erimesi  - on yıl içerisinde  
4. Amazon ormanlarının yok olması  - elli yıl içerisinde  
5. Kuzey ormanlarının yok olması  - elli yıl içerisinde  
6. El Nino Güney Salınımının artması  - yüz yıl içerisinde  
7. Atlantik termohaline dolaşımının çökmesi - yüz yıl içerisinde  
8. Grönland buzlarının erimesi  - üçyüz yıl içerisinde  
9. Batı Antartika buzulunun erimesi  - üçyüz yıl içerisinde  

Çalışmayı yapan grubun başkanı East Anglia Universitesi'nden Tim Lenton bunların içerisinde en tehlikelilerinin Arktik deniz buzunun erimesi ve Grönland buzları olduğunu belirterek listedeki en az beş tehlikenin beklenenden daha kısa sürede de gerçekleşebileceğini belirtiyor.  

Bu noktada çok dikkatli olmamız gerekiyor. Yukarıdaki bu adımlar ne yaparsak yapalım geri alamayacağımız adımlar ve bunların her biri iklim değişikliğini geri dönülemez bir noktaya getiriyor. Benim kişisel görüşüm East Anglia ekibinin çok iyimser bir yaklaşım ortaya koyduğu yönünde ve umarım onların dediği gibi önümüzde yüzyıllar vardır geriye dönebilmek için.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Petrol Tepesinin Ekonomik Sonuçları


Orijinal yayın: 18.09.2010 T24 İnternet Gazetesi

Bir önceki yazımızı dünyadaki petrol üretiminin tepeye ulaştığını veya ulaşmak üzere olduğunu söyleyerek bitirmiştik. Bunun bizler açısından iki önemli sonucu vardır, biri ekonomik, diğeri de iklim değişikliği alanında. Ekonomik açıdan petrol üretiminin tepeye ulaşması, petrol tüketimi artmaya devam ettiği sürece petrole vereceğimiz fiyatın da katlanarak artması anlamına gelir. 
Petrol üreten ülkeler örgütü OPEC 2000 yılında ham petrol fiyatını varil başına 22-28 dolar aralığında tutmak üzere karar almıştı. Bu kararın gerçekleşmesi ancak her fiyat zıplamasında Suudi Arabistan'ın üretimi arttırmasıyla mümkün oluyordu. OPEC 2007 kararında ise petrol fiyatlarını 2030 yılına kadar 50-60 dolar aralığında tutabileceğini beyan ediyordu. Ancak Kasım 2007'de ham petrolün fiyatı 98 doları bulduğunda Suudi Arabistan Kralı Abdullah bir açıklama yaparak petrol üretimini arttırmayacaklarını bildirdi. Bunun üzerine ham petrolün varil fiyatı 11 Temmuz 2008'de 147 doları buldu. Piyasaların petrolün tükenmediğine kendilerini ikna etmeleriyle petrol tekrar 70-80 dolar aralığına geriledi. Bu göstergelerin tamamı petrolün tepe noktasını bulduğuna işaret ediyor.  

Tepe noktasının zamanı ve varlığı konusunda aynı koltukta değişik zamanlarda oturan kişilerin oturdukları koltuğa bağlı yorumları da dikkat çekiyor. Suudi Arabistan'ın resmi petrol şirketinin bir önceki başkanı Sadad Al-Huseyni dünyadaki petrol rezervlerinin çoğu şişirilmiş, pekçoğunun çıkarılmasına imkan yok derken şimdiki başkan Abdullah Jumah rezervler umduğumuzdan da fazla, tepe falan olmaz diye demeçler verebiliyor.
Tepe aşılmış olsun veya olmasın, tepenin yaklaşması bile büyük güçleri tedirgin etmekte. Amerikan Enerji Bakanlığı'nın 2005'de hazırlattığı rapor yaklaşan kriz hakkında şunları söylüyor: 
o Petrol tepesi kesinlikle olacak. 
o Petrol tepesi özellikle Amerikan ekonomisine büyük zarar verecek. 
o Tepe ile gelen değişim çok hızlı ve devrimsel nitelikte olacak. 
o Ana sorun sıvı yakıt alternatifi olmadığı için taşıma alanında yaşanacak. 
o Buna alışmak ve çözümler üretmek onyıllar sürebilir. 
o Bu sebeple şimdiden hem üretim hem de tüketim çözümleri üretmek gerekir. 
o Petrol güvenliği için devletlerin araya girmesi gerekir. 
o Soruna çözümler üretilmezse kaos çıkar. 
o Özellikle petrol rezervleri konusunda çok daha fazla bilgiye ihtiyaç vardır. 
Bunlar yaklaşan tepenin bizlere müjdelediği felaketler, fakat daha da önemlisi, fosil yakıtlarını tüketmeye devam edecek olursak bizi bekleyen iklim felaketi. Amerikalıların önerdiği çözümlerden bir tanesi kömürden sıvılaştırılmış petrol gazı üretmek ve bu sıvı gazla taşımacılığa devam etmek. Bu tür çözümlerin getireceği iklim felaketi ise tamamen göz ardı ediliyor. İklim değişikliğini dünyaya ciddi zarar vermeden durdurabilmek için atmosferdeki karbondioksit miktarını 350 ppm civarına çekmemiz gerekiyor, bunun için de en geç 2015 yılına kadar dünyanın fosil yakıt kullanımını dizginleyip 2015 yılından sonra da hızla azaltmaya başlaması gerekli. Bu sayılar petrol tepesine de uygun sayılar. Eğer petrol tepesi gerçekten geldiyse veya bu yıllarda gelmekte ise bu ister istemez petrol kullanımının 2015 yılına kadar dizginlenmesini beraberinde getirecektir. 
Tepe kavramı sadece petrol için değil kömür ve doğal gaz için de kullanılabilir. Kömür ve doğal gaz için beklenen tepe noktası 2020'lerde bir zaman olarak öngörülmektedir. Bunun doğal sonucu da petrol tüketimin kendi haline bıraksak bile kömür ve doğal gaz tüketimin dizginlememiz gerçeğidir. Dünyadaki fosil yakıt rezervlerin yaklaşık %15'i petrol, %15'i doğal gaz ve %70'i kömür halindedir. Petrol ve doğal gazın tamamını kullansak bile bu bizi en fazla 450 ppm civarına götürür ki bu da dünyanın bu yüzyılın sonunda ortalama olarak 2-3 derece ısınması demektir. Ancak kömürü bu hesabın içerisine katarsak atmosferdeki karbondioksit miktarı 600 ppm civarına çıkar ki bu da felaket senaryosuna eşdeğerdir. 
Bu sebeple petrol, doğal gaz veya kömür üretimi nerede tepe yapacak olursa olsun iki ana sebepten dolayı alternatif çözümler üretmeye başlamamız gerekmektedir. Birincisi, bugün yaşamakta olan insanların pekçoğu bu tepeleri ve getirdiği problemleri görecekler. Bu tepeler dünya ekonomisine ciddi darbeler vuracağı için şimdiden yapılacak olan hazırlıklar özellikle bizim gibi üretici değil tüketici durumda olan ülkeler için büyük önem taşımaktadır, yoksa her ne kadar ekonomimizin sağlamlığıyla övünürsek övünelim, gelecek olan dalga hepimizi silip götürecektir. Ancak diğer ana konu sadece bizim gibi tüketici konumunda olan ülkeler için değil tüm dünya için önemlidir. 
Dünya şu an için enerji üretiminin %86'sını fosil yakıtlarından sağlamaktadır. Eğer atmosferdeki karbondioksit miktarının dünyayı gelecek nesil için yaşanılmaz bir yer haline getirmesini engellemek istiyorsak bu %86'yı karşılayacak alternatif kaynaklar bulmamız gerekmektedir. Bu temelde bizim için doğru olan bir şeyin gelecekteki ekonomi için de yararlı sonuçlar doğurması gibi alışılmadık bir olguyu beraberinde getirmektedir. Genelde biri için iyi olanın diğeri için kötü olması durumuna alışık olan bizler için bu şaşırtıcı bir durumdur. Fakat acilen bu şaşkınlığımızı atarak alternatif enerji kaynakları üretmeye başlamak dünyayı her iki anlamda da kurtarmak için atılması gereken en önemli adımdır ve bu adımı vakit kaybetmeden atmaya başlamalıyız.

10 Eylül 2010 Cuma

Petrol Tepesi


Orijinal yayın: 10.09.2010 T24 İnternet Gazetesi

Son yazımızı en iyi senaryolar düşünülecek olursa doğal gaz rezervleri 170, kömür rezervleri de 410 yıl yeterli olabiliceğini söyleyerek bitirmiştik. Bu rezervlerin ne kadar süre dayanacağı önemli bir tartışma konusudur. King Hubbert 1956'da petrol tepesi (peak oil) kavramını ortaya atmıştır. Bu kavrama göre petrol üretimi çan eğrisine benzer, simetrik bir dağılım gösterir. Petrol tepesi ise bu eğrinin en yüksek olduğu noktadır. Petrol konusundaki kötümser düşünce dünya petrol üretiminin bu tepe noktasına çoktan ulaşmış olduğu veya önümüzdeki birkaç yıl içinde ulaşacağı, iyimser düşünce de bu tepenin en erken 2020 ve sonrasında geleceğidir. Bunun anlamı da hangi açıdan bakarsak bakalım petrol üretiminin azalacağı buna karşın fiyatının da fazlasıyla artacağıdır, dünya vatandaşları olarak bu şoka hazır mıyız?  


Gerek petrol gerekse de diğer tüm fosil yakıtlarındaki tepenin geleceğini inceleyebilmek için bakmamız gereken iki ana faktör vardır. Öncelikle bu yakıtın ne kadar tüketildiğini bilmemiz gerekir. 2006 yılı verileriyle dünyada günde 86 milyon varil ham petrol tüketilmektedir. Bu ihtiyacın 2030 yılına kadar %37'lik bir artışla 118 milyon varile ulaşması beklenmektedir. Petrol tüketiminin yarıdan fazlası taşıma sektöründe kullanılmaktadır. Tüketimin lokomotifi ABD'dir. 2005 yılı verileriyle ABD günde 20.7 milyon varil petrol tüketmektedir. Buna karşılık gerek nüfus gerekse de üretim açısından çok daha büyük bir ülke olan Çin'in tüketimi sadece 7 milyon varildir. Ancak Amerika'nın tüketimi 1995-2005 döneminde 17.7 milyondan 20.7 milyona, yani 3 milyon varil artarken, Çin'in tüketimi 3.4 milyon varilden 7 milyon varile, yani 3.6 milyon varil yükselmiştir. Bu da gelişmekte olan ülkelerdeki petrol tüketiminin gelecekte daha da hızlanacağının önemli bir göstergesidir. Mesela Çin'de araba satışları her yıl %15-20 arasında artmaktadır. 

Çin'deki kişi başına düşen araba sayısı başlangıçta Amerika'ya oranla çok düşük olduğundan, araç sayısındaki bu korkunç yükselişin beraberinde getirdiği petrol tüketimindeki artış doğal olarak nüfus artışından daha yavaştır. Bu sebeple de kişi başına düşen senelik petrol tüketimi 1980'de 5.26 varilden 2006'da 4.73 varile düşmüştür. Her ne kadar petrol ana olarak taşımacılıkta kullanılsa da günümüzde özellikle tarım ve gübre üretimi de petrolün varlığına dayanmaktadır. Bu sebepten petrol tepesi aşılıp petrolün fiyatında ciddi artışlar olduğunda bu dünya besin piyasasında da ciddi fiyat artışlarına sebep olacaktır. 

Tepenin geleceği konusunda bakmamız gereken ikinci parametre senelik üretim ve keşif miktarıdır. Dünyadaki ek yüksek keşif miktarı 1965 yılındaki 55 milyar varillik rezervdir. Keşifler bu seneden sonra azalmış, 2002-2007 yılları ortalaması sadece senede 10 milyar varil olmuştur. Senelik tüketimin 30 milyar varil civarında olduğu düşünülecek olursa senelik 10 milyar varillik yeni keşiflerin dünyanın ihtiyacına yetişmeyeceği kesindir. 

Dünyadaki rezervleri kanıtlanmış, mümkün ve ihtimal dahilinde diye üçe ayırmak olasıdır. Kanıtlanmış en az %90-95 ihtimalle varlığı bilinen, mümkün kaya yapısına göre o bölgede petrol olması olasılığı %50, ihtimal dahilinde ise %5-10 ihtimalle petrol olabilir demektir. Dünya rezervleri bu ihtimaller dahilinde hesaplandığından ve eksper yorumları da maddi kuşkularla değişik yönlere çekilebildiğinden dünya petrol rezervlerinin miktarını tam olarak bilebilmek mümkün değildir. Ayrıca yer altındaki petrolün tamamını da bugünün teknolojisi ile çıkartamayız. Petrol kuyuların verimi yaklaşık yarı yarıyadır. Bunun temel sebebi yeraltındaki petrolün ilk kuyu açıldığında basınçla dışarı fışkırması ama sonrasında yerin altından zorla çıkarılması gereğidir, bu da petrolün çıkarılma maliyetini ciddi miktarda arttırmaktadır. 

Tüm bu faktörler düşünüldüğünde petrol üretiminin 1987-2005 yılları arasındaki senelik %2 artıştan sonra 2005-2009 yılları arasında sabit görülebilir. Bu da petrol üretiminin neredeyse bir tepe yaptığının göstergesi sayılabilir. Son olarak 2008 verilerine göre dünyanın en büyük 811 petrol alanındaki üretimde senelik %4.5'luk bir azalma gözlemlenmektedir. Bunların tümü bir tepeye vardığımızı ya da çok yaklaştığımızı göstermektedir. Gelecek yazımızda bu tepenin olası sonuçlarını ve petrol üreticisi ülkelerin bu tepenin varlığını gizlemek için yaptıklarını tartışacağız.