29 Şubat 2024 Perşembe

Küresel Riskler Raporu

Dünya Ekonomik Forumu her sene ocak ayında iş dünyasının gelecek iki veya on yılda öngördüğü en önemli riskleri içeren Küresel Riskler Raporu’nu yayımlar. Bu raporun hazırlanmasında tüm dünyadan çok sayıda iş insanının görüşü alınır ve sonuçta ortaya iş dünyasının genel görüşünü yansıtan bir rapor çıkar. Bu raporun sonunda, tüm ülkelerdeki iş insanlarının görüşleri ülke bazında da yer alır.

Uzunca bir süredir ülkemizdeki iş insanlarının küresel bağlamda belirlenen risklerden oldukça farklı olguları tehlike olarak belirlediklerini gözlemliyoruz. Bu, ülkemizdeki iş insanlarının dünyada olan bitenden bihaber olmalarından değil ülkemizin hızla değişen ve diğer ülkelerde benzeri pek de görülmeyen bir dinamiğe sahip olmasındandır. Bundan dolayı da iş dünyamız genel olarak uzun vadeli risklerde bile günlük olayların fazlasıyla ötesinde bir bakış açısına sahip olmakta zorlanmaktadır.

2024 çoğu ülkede kritik seçimlerin yapılacağı bir senedir. Bu nedenle de özellikle kısa vadeli risklerde bu seçimlerde oluşacak sonuçlar büyük önem taşımaktadır. Bu seçimlerde de artık gerçeklerden öte başta sosyal medya üzerinden yayılan olmak üzere çoğu yanlış ve çarpıtılmış içerik başrolü oynamaktadır. Dolayısıyla da iş dünyası yakın vadedeki en önemli risk olarak bu yanlış ve çarpıtılmış bilgileri görmektedir.

Yanlış ve çarpıtılmış bilgiler ABD gibi ülkelerde önemli bir politik rol oynasa da etki bununla kısıtlı değildir. Günümüzde gerçek ve doğru bilgi zor bulunmuyor olsa da yanlış ve çarpıtılmış bilginin miktarı arttıkça kişilerin doğruyu ayırt edebilmesi de gittikçe zorlaşıyor. Elbette burada psikoloji de ciddi bir rol oynuyor. Yani kişiler, kabullenmelerinin zor olduğu ya da işlerine gelmeyen doğru bilgilerdense daha rahat kabullenebilecekleri ve vicdanlarını rahatlatacak yalanlara inanmayı da tercih ediyorlar. Bu durum da sadece politika ile kısıtlı değil ne yazık ki. Alışık oldukları ve ucuz bir ürünün doğaya büyük zarar verdiğine kişileri ikna etmek oldukça zor. Siz yüzlerce kanıt ortaya koysanız da başka biri işlerine gelen tek bir şey söylediğinde bile o bir söz sizin yüzlerce kanıtınızın önüne geçebiliyor. Böyle bir yaklaşım da en azından kısa vadede doğru ürünlerin ve davranışların ilerlemesini zorlaştırıyor. Bu da özellikle yeni ve çevreci ürünlerin piyasada tutunmasını neredeyse imkansız hale getirebiliyor.

Aşırı hava olayları bu sene kısa dönemdeki riskler listesinin ikinci sırasında yer alıyor. İş dünyası artık giderek artan bir şekilde kendisini hissettiren bu aşırı hava olaylarının ciddiye alınması gerektiğini düşünüyor. Hem de bilinmez bir gelecekte değil, hemen, şimdi. Birkaç sene önce iklim krizi uzak zamanda karşımıza çıkabilecek bir sorundu, ancak bugün iklim krizinin insan kaynaklı olduğuna inanın ya da inanmayın, sonuçlarını kendi çevrenizde görmeye başladınız. Ayrıca bu krizi durdurmak için bir şey yapmak elinizden gelsin, gelmesin ya da elinizden gelse bile yapmak istemeyin, etkilerine karşı kendinizi korumanız gerektiği kaçınılmaz bir gerçek artık. Ondan dolayı da politik duruşunuz ya da imkanlarınızdan bağımsız olarak iklim krizi sizin için önemli bir risk oluşturuyor. Bu riskin de en yakın vadede size dokunacak olan kısmı aşırı hava olayları.

Aşırı hava olaylarının önemi aynı zamanda daha yolun başında olmamızdan da kaynaklanıyor. Yani hepimiz bu olayların her geçen gün şiddetlenmekte olduğunu görüyoruz. Bundan dolayı da gelecekte bu olayların bizi daha da kötü etkileyeceği açık. Bu nedenle de aşırı hava olayları uzun vadeli risklerin sıralamasında da ilk sırada yer alıyor. Çoğumuz yanlış veya çarpıtılmış bilgi ile savaşarak bir yere kadar başarı sağlamamızın mümkün olduğuna inanıyoruz ama iklim krizi ile savaşımızda başarı şansımızın olduğuna inancımız fazla olmadığından başımızın daha da fazla belaya gireceğini biliyoruz. 

Aşırı hava olaylarının çok kötü bir yanı var. Bu olaylar çoğunlukla alışık olmadığımız şeyler değil. “Daha önce de yağmur yağdı, daha önce de rüzgar esti, daha önce de kuraklık oldu” diyerek değişiklikleri hafife almayı seçiyoruz. Aslında çok da haksız değiliz. Ama unuttuğumuz iki unsur var. Bunların ilki doğal olarak iklim krizi. İklim krizi bu aşırı hava olaylarının şiddetini ve sıklığını artırmanın ötesinde bir de görüldükleri alanlarını da genişletiyor. Hani haberlerde sık sık duyuyoruz ya “bu kadar yağmur yüz yılda bir yağar” diye, işte iklim krizi yüz yılda bir yağan bu yağmurları her beş yılda bir yağan yağmurlar haline getirdi. Her beş yılda bir görülen yağmurlar da artık belki de üç kat daha şiddetli. Daha önce sizin orayı bu yağmurlardan dolayı hiç sel basmadı mı? Artık basacak. Bu unutmayı tercih ettiğimiz unsurların ilkiydi. İkincisi ise nüfusumuzun ne kadar artmış olduğudur. Bu karşımıza daha değişik bir sorun getiriyor. Riskin bir diğer parçası da maruziyettir. Yani eskiden belki de bizim yaşadığımız yeri on yılda bir sel basardı ama orada kimse yaşamadığından şimdiki kadar büyük bir hasar yaşanmazdı. Ancak artan nüfusla birlikte insanlar yeryüzünün neredeyse tamamına yayıldıklarından felaketler nerede görülürse görülsün bir insana dokunmayı beceriyor. Biz artık dünyanın her tarafında varız.

Dünya sistemi dediğimiz de artık yeryüzünün tamamını kaplayan ve birbirleri ile ilişkili çoğu olgu. Yani El Nino dendiği zaman aklımıza Pasifik Okyanusu’ndaki suların normalden daha sıcak olmasının ötesinde yeryüzünün ortalama sıcaklığının artması ve bundan neredeyse her bölgenin bir şekilde etkilenmesi geliyor. Özellikle de küreselleşme ile birlikte artık yeryüzünün uzak bir noktasında oluşan bir sorun için “bize ne” demek mümkün değil. Orta Amerika’daki yağış rejimindeki değişiklik Panama Kanalı’ndan geçen gemi sayısının düşmesine neden oluyor. Bu da ABD’nin ithalat ve ihracatının Avrupa’ya yoğunlaşmasına ve buradaki fiyatlarda değişime yol açıyor. Avrupa’daki üreticiler Uzakdoğu’dan hammadde tedariğinde zorluk çekiyorlar. Dolayısıyla yeryüzü sistemlerindeki ufak oynamalar bile iş dünyası açısından uzun vadeli risklerin ikinci sırasında yer alacak kadar önemli bir konuma yerleşiyor.

Ülkemizde fazla sözü edilmese de biyoçeşitliliğin kaybı ve ekosistemlerin çöküşü küresel tehditler arasında üçüncü sırada yer alıyor. Gıdayı günlük yaşantımız içerisinde hep var kabul ederek belki de en büyük hatalardan birini yapıyoruz. Özellikle gittikçe daha da küreselleşen dünyada gıda tedariği oldukça karmaşık bir yapı ve bu karmaşık yapıya rağmen her gece 821 milyon kişi yatağa aç giriyor. Çoğumuz o 821 milyondan biri olmadığımız için bu problemi yok kabul ederek yaşamımıza devam ediyoruz. Oysa her geçen gün yeryüzündeki canlı türlerinin bir çoğunu kaybediyoruz. Bu kaybettiğimiz türler bizi hızla bir eşik noktasına doğru getiriyor. Her zaman elma olacağını, hep karpuz yiyeceğimizi, her daim buğday bulunacağını düşünüyoruz ama bu türlerin hiçbiri kapalı bir kutuda yetişmiyor, arılar olmazsa elma veya karpuz yetiştiremeyiz. Su olmazsa buğday da yetişmez. Denizlerimizde alışık olduğumuz balıkların kökünü kazıdığımızdan artık balon balığı gibi garip türler görmeye başladık, şimdi balon balığı tarifleri ortalıkta gezinmeye başladı. Balon balığını da tükettiğimizde ne yiyeceğiz? Yosun mu? İşte iş dünyası bunların yarattığı riskleri artık görmeye ve öncelikli olarak değerlendirmeye başladı.

Küresel Riskler Raporu ülkemizde en ön sırada görülmese de küresel bağlamda iş dünyasının öngördüğü risklerden bizi de haberdar ediyor. Kendi başımıza bir balonun içinde yaşamadığımıza göre ülkemizdeki iş insanlarının da bu riskleri yokmuş gibi davranmaması ve akıllarının bir kenarında tutması uzun vadeli sürdürülebilirliğimiz açısından hayırlı olacaktır. 


20 Şubat 2024 Salı

Karbon Vergisine Karşı Ne yapmalı?

Ortalıkta sıkça Avrupa Yeşil Mutabakatı diye bir şeyler duydunuz ya da herkesin artık sürdürülebilirlik raporu çıkarttığını ya da karbon ayakizi ölçtürdüğünü görüyorsunuz. Artık “ben de bir şeyler yapmalıyım” diyorsunuz ama nereden başlayacağınız konusunda bir fikriniz yok. Bu yazının amacı size bir fikir vermektir. Bu fikirle hangi yöne gitmek isteyeceğiniz size kalmış ama benim ne tavsiye edeceğimi zaten yazı boyunca anlayacaksınız.

Öncelikle yapmak istediğinizin ne olduğuna karar vermeniz gerekiyor. Eğer arzunuz herkes gibi bir sürdürülebilirlik raporu yazdırmak ya da karbon ayakizinizi ölçtürmek ise, bunu size sağlayabilecek yazılımlar da var, bu bağlamda danışmanlık hizmeti veren pek çok firma da. Makul fiyatlara sizin de bir sürdürülebilirlik raporunuz veya karbon ayakizi hesabınız olabilir. Bu konuda canınızı fazla sıkmanız da gerekmez çünkü kısa süre sonra bir düğmeye bastığınızda size bu raporları otomatik olarak hazırlayacak yazılımlar da elinizin altında olacak.

Bunun ötesine geçerek gerçekten işinize yarayacak bir sürdürülebilirlik planlaması yapmak isterseniz işinizi sizinle birlikte didik didik ederek hangi değişiklikleri yapmanız gerektiğini size söyleyecek bir uzmana ihtiyacınız var. Bu raporlama ve planlama uzaktan yapılamaz ve kısa sürede de masa başında hazırlanmaz. Bu rapor hazırlandıktan sonra da tüm çalışanların bu raporu okuyarak ne yöne gidilmesi gerektiğini anlamaları gerekir. Sürdürülebilirlik raporu bir yol haritasıdır. Gelecekte atılacak tüm adımlar düzgün hazırlanmış bu rapora dayanmak zorundadır. Eğer gelecekteki adımlarınızı bu rapora göre atmaya hazır değilseniz, zaten bu kadar uğraşmanıza gerek yok, size masa başında yardımcı olacak çok uzman var çevremizde.

Konu Avrupa Yeşil Mutabakatı’na geldiğinde durum oldukça karmaşıklaşıyor. Bu karmaşanın en önemli sebebi de Avrupa Birliği’ndeki kafa karışıklığı. Çoğumuz Avrupa’daki çiftçi eylemlerini izliyoruz. Bu eylemlerin temelinde Yeşil Mutabakat kapsamındaki Tarladan Çatala prensibi yatıyor. Bu prensibe göre çiftçilerin daha az ilaç ve gübreyle ürün yetiştirmeleri gerekiyor ama bu da çoğu yerde verimi düşürdüğü için çiftçiler Brüksel’e karşı eylem yapıyorlar. Yapılan son açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla da Tarladan Çatala uygulamalarında Brüksel geri adım atmaya hazırlanıyor. Dolayısıyla da Brüksel’den epey de uzakta olan bizler için bu sorunlar daha da anlaşılmaz bir hal alıyor.

Avrupa Birliği’nin Yeşil Mutabakat planı anlaşıldığı gibi sadece karbon salımını değil diğer pek çok alanı kapsıyor ve bu alanların önemli bir kısmı henüz yerine oturmuş değil. Karbon salımını azaltmak bu alanlar içerisinde nispeten daha anlaşılır ve kabullenilmiş bir konu. Son olarak Polonya’nın da itirazlarından vazgeçmesiyle bu alandaki uygulamalar biraz daha hızlı ve kararlı biçimde çalışmaya başlayacak. Peki karbon salımı konusunda AB ne diyor?

Öncelikle küresel olarak karbon salımlarımızı, yani kömür, petrol ve doğalgaz yakarak enerji üretmeyi bırakmalıyız. Ancak bunu sadece AB yapacak olursa AB ekonomisi ciddi bir yük altına girecek. O nedenle AB, “ben karbon salımlarını azaltmak için ne gibi önlemler alıyorsam, bana ihracat yapan tüm ülkeler de aynı önlemleri alacaklar ya da almıyorlarsa, benim azaltım yapmak için ödediğim bedeli bana sınırda vergi olarak ödeyecekler” diyor. Konu bu kadar basit. Yani, Avrupa’da bir vida üreticisi bir kilo vida üretmek için diyelim 100 kilo karbondioksit salımına yol açıyorsa, bu salımın Avrupa’daki bedeli yaklaşık 9 euro. Bu da vida üreticisinin artık 9 euro daha fazla maliyeti olduğu anlamına geliyor. Eğer siz Türkiye’den Avrupa’ya vida ihraç ediyorsanız ya da içinde bu vidanın olduğu herhangi bir mal ihraç ediyorsanız sizden gümrükte her kilo vida için 9 euro vergi almaya başlayacaklar.

Ayrıca burada unutmamamız gereken bir nokta daha var: Avrupa’da şu sıra 1 ton karbondioksidin karşılığı yaklaşık 90 euro ama AB bu bedeli 2030 yılına kadar 150 euroya çıkarmayı planlıyor. Yani 2030’da bir kilo vida için 15 euro vergi isteyecekler gümrükte. Ardından her sene de bu vergi miktarı artacak. Bunun arkasındaki niyet de üreticinin olabildiğince az karbon salarak üretim yapması ve bunu beceremiyorsa da belki çelik vidadan plastik veya kompozit vidaya geçmek gibi teknolojik değişimler yapmasıdır.

Bilinmesi faydalı bir diğer nokta da Avrupa Birliği’nin bu konudaki amacıdır. Bu konuda liderlik yapan ABD/AB/Çin, hepimizin yavaş yavaş karbon salımını azaltmamız gerektiğinde hemfikir ve bu konuda altyapılarını hazırlıyorlar. AB sadece bu hazırlığın en önde gideni. ABD ve Çin AB’ye bu konuda karşı çıkmıyorlar, sadece biraz daha yavaş gitmesini istiyorlar. Bugün AB için konuştuğumuz sınırda karbon düzenlemesi bir sonraki adımda diğer çoğu devlet için de geçerli olacak. Hatta ülkemiz de benzer bir uygulamayı kendi ithalatı için kullanmak zorunda kalacak. Yani aklımızda “bu sadece AB’ye ihracat yapanların bir problemi” diye bir düşünce kalmasın, 2030’a geldiğimizde bu hepimizin problemi haline gelecek.

Bu durumda üç seçenek çıkıyor karşımıza. İlki, bir kilo vida üretmek için 100 kilo karbondioksit saldığımızı kabul edip, bunun vergisine de bir şekilde katlanmak. Bunu kabul ediyorsak, o zaman gerekli formları doldurup, AB’nin bu konuda kabul ettiği 100 kilo salımı o formlara yazıp teslim etmek yeterli ve kolay bir çözüm. Bunu sizin için yapan danışmanlık firmaları da, hatta bunu hazırlayan yazılımlar da çıkmaya başladı. Ancak bu yenilgiyi baştan kabul etmektir ve üzerimize gelecek olan verginin her yıl artarak sonunda bizi iş yapamaz hale getireceğini de bilmemiz gerekir.

İkinci seçenek, bir kilo vida üretmek için ne kadar karbondioksit saldığımızı bilmiyoruz, standartlar bize 100 kilo yazmamız gerektiğini söylüyor ama biz forma 90 kilo yazıyoruz. Birgün bir şey olmuyor, ertesi gün bir şey olmuyor ama üçüncü gün karşınıza AB’den bir denetçi çıkıyor ve üretiminizde nasıl olup da 10 kilo daha az karbondioksit saldığınızı göstermenizi istiyor. Bu elbette ne kadar üretim yaptığınıza ve ne kadar göze battığınıza bağlı bir konu ama bu durum gerçekleştiğinde gerçekten doğru hesap yaptığınızı kanıtlayamazsanız hem AB tarafından hem de muhtemelen onların gelecekteki baskısıyla WTO tarafından bir kara listeye alınmanız mümkün. Burada çok dikkatli olup kanıtlayamayacağınız hiçbir şeyi bildirmemek gerekli.

Üçüncü seçenek de oturup gerçekten ne kadar salım yaptığınızı ölçmektir. Bu ölçüm sonuçları bir gün bizim sistemimiz dışındaki biri tarafından denetlenebileceği için de burada hata yapamazsınız. Eğer ölçümlerinizde 100 kilo değil de 93,8 kilo saldığınız ortaya çıkıyorsa ve bunu da her şart altında kanıtlayabiliyorsanız çok güzel bir sonuç elde etmişsiniz demektir. Ancak esas iş bunun sonrasında başlıyor çünkü siz 93,8 kilo salıyor olsanız bile bunun vergisini gene de ödeyeceksiniz. O nedenle de bu 93,8 kilo salımı elden geldiğince azaltmaya çalışacaksınız. İşte sürdürülebilirlik burada devreye giriyor. Yaptığınız işi sürdürmek istiyorsanız bu karbon salımını her sene azaltmak zorundasınız. Sadece siz değil sizin tedarik zincirinizdeki herkes bu azaltımı yapmak zorunda. Artık tedarikte sorulacak soruların yanına bir de oldukça önemli olan karbon ayakizi de eklenecek çünkü karbon ayakizi sizin için reel bir maliyet kalemi haline gelecek. Elbette bu bugünden yarına olacak bir şey değil ama hepimiz üzerimize doğru gelen trenin ışıklarını görüyoruz. Daha ışıkların ne anlama geldiğini tam olarak anlamasak da başımızın belaya girmek üzere olduğunu da anlıyoruz. İşte o nedenle artık doğru adımları atmaya başlamanın zamanıdır.

Dünya ticareti iklim krizinin etkisiyle yeni bir döneme doğru giriyor. Dünya Ekonomik Forumu 2024 Küresel Riskler Raporu’nda orta ve uzun vadeli risklerin başında gene iklim krizi ve etkileri geliyor. Bu konu ciddiye alındıkça iş dünyası üzerindeki etkileri de sertleşmeye başlayacak. O nedenle de üretim yapan herkesin yakın gelecekte bu bağlamda oluşacak tüm risklere hazırlıklı olması ve her şeyden önce bu konuya işin sürdürülebilirliği açısından bakarak uyum sağlaması gerekiyor.

Bu yazı Yeşil İş Dünyası platformunda yayımlanmıştır.


16 Şubat 2024 Cuma

Gezegenimizin Sınırları

1962 yılında Rachel Carson Sessiz Bahar kitabını yayımladı. Bu kitap hepimize endüstrinin üretip tarımın da bolca kullandığı DDT’nin doğaya ve insanlığa ne derece büyük bir zarar verdiğini anlattı. Ancak bu kimyasalın kullanımı 2004 yılına kadar serbestti. Hatta günümüzde bile birkaç ülkede hala kullanılıyor. Bu bize bu kadar tehlikeli bir zehri kullanmakta bile fazla seçici olmadığımızı açıkça göstermeye yeterli.

1972 yılında ise Club of Rome, Büyümenin Sınırları raporunu yayımladı. Bu rapor doğaya verdiğimiz zarara değil doğayı daha ne kadar sömürebileceğimize odaklanmıştı. Elbette 1972 yılında henüz “sürdürülebilirlik” kavramını konuşmaya başlamamıştık ve dolayısıyla doğanın kaynaklarını sürdürülebilir olarak kullanmak gibi bir düşünce aklımızdan fazla geçmiyordu. Gene de bu rapor bize 1972 yılındaki tüketim hızımızla devam edecek olursak 2072’de doğanın önemli kaynaklarını tüketeceğimizi söylüyordu. Yarı yolu geçtik, 48 sene kaldı 2072’ye. Ayrıca bir de tüketim hızımız 1972’ye oranla epey arttı. Onun için de ciddi kaynak sıkıntısına girmemize 48 seneden oldukça kısa bir süre var.

2009’da çoğunluğunu Avrupalıların oluşturduğu bir grup bilim insanı “Gezegenin Sınırları” kavramını ortaya koydu. Bu Rachel Carson’ın açtığı yoldaki en önemli bilimsel gelişmeydi. Gezegenin sınırları, yeryüzünde yaşamaya devam edebilmek için doğaya daha en fazla ne kadar zarar verebileceğimize dair bir sınır koyuyordu. Daha ne kadar fazla alanda tarım yapabiliriz, daha ne kadar fazla su kullanabiliriz, biyoçeşitliliğe daha ne kadar zarar verebiliriz, tarımda daha ne kadar fazla suni gübre kullanabiliriz gibi sorulara cevap aradık. Aradan geçen süre içerisinde çoğu bilim insanı bu sorulara cevap bulmaya yöneldi ve bulduğumuz cevaplar hiç de iç açıcı değil. Gezegenin dokuz sınırından altısını aşmış durumdayız, yani insanlık olarak bu gezegendeki varlığımızın da sonuna doğru hızla yaklaşıyoruz.

Peki bu sorunların farkında mıyız? Birleşmiş Milletler önderliğinde 2015’te toplanıp yeryüzündeki varlığımızı sürdürebilmek için kendimize 17 tane amaç belirledik. Bu amaçlara 2030 yılına kadar ulaşabilirsek sürdürülebilir olacağımızı düşündük. Aradan geçen 9 yılda ise değil bu amaçlara ulaşmak, neredeyse ters yönde hareket etmeye başladık.

Bugün geldiğimiz noktada ne doğanın kaynakları bizim iştahımızı doyurmaya yetiyor ne de doğaya bunun karşısında verdiğimiz zarar azalıyor. İşin kötüsü de bu durumu durdurmak için çaba gösterme niyetimiz de yok. Ama felaketler üst üste gelmeye başlayınca da durdurmak için çok geç olacak. Adım atabilmemiz mümkün mü? Elbette, yalnız hepimizin rahat yaşadığımız alanları terk ederek çözüme katkıda bulunmaya başlamamız gerekiyor.

Rahatlık alanlarımızdan vazgeçmediğimiz müddetçe her anlamda doğanın sınırları bizi zorlamaya devam edecek. Mesela, çoğumuz sıkça cep telefonu değiştiriyoruz ve eski telefonlarımız bir çekmeceye atılıp kalıyor. Döngüsel ekonomi çerçevesinde telefonu değiştirmek yerine yenilesek ya da o kadar ileri bile gitmeyip eski telefonlarımızı geri dönüşüme göndersek, kıymetli metallere olan ihtiyaç hızla azalır. İhtiyaç azaldığında Erzincan İliç’te olduğu gibi makul kapasitesinin üç katına çıkarak topraktaki son gram kıymetli metali de çıkartmaya çabalamayız ya da çıkartmak zorunda kalmayız. Doğanın fiziksel şartlarını zorlayıp kolay üretilen ama son derece zehirli tonlarca kimyasalın bir nehir yatağına dökülmesine de neden olmayız. Dökülen onca zehir Fırat’ın sularına karışmasa bile o bölgedeki hayatı öldürmez. “Hırsızın hiç mi suçu yok?” diyeceksiniz ve haklısınız ama hırsız sadece son noktada devreye giriyor. Biz de kendi hatalarımızı unutup sadece hırsızı suçladığımız müddetçe sorunlara çare bulmamız imkansızlaşıyor.

Sınırları belli bir gezegende yaşıyoruz ve bu gezegenin kaynaklarını sonsuzcasına kullanıyoruz. Bu ciddi bir sorun ve çözüm ancak bizim isteklerimize gem vurmamızla başlayabiliyor, yoksa bu yolun sonu göründü, hem de fazla uzakta değil.

Bu yazı Dünyahali'nde yayımlanmıştır.

5 Ocak 2024 Cuma

COP28'de Neler Oldu?

İklim değişikliği 1992 yılından bu yana ülkelerin gündemindeki yerini koruyor. 1992’de Rio’da imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 28. Taraflar Konferansı (COP28) bu yıl Dubai’de yapıldı. “Dünyanın önemli petrol üreticisi ülkelerinden birinde böylesine önemli bir iklim değişikliği toplantısı yapılır mı?” diyorsunuz ve kesinlikle haklısınız. Geçen sene COP27 sonunda bir sonraki toplantının Dubai’de yapılacağı açıklandığında, bir de toplantının sorumluluğunun Birleşik Arap Emirlikleri ulusal petrol şirketinin tepesindeki kişiye verildiğini duyduğumuzda bizim de tepkimiz benzer olmuştu. Tepkinin ötesinde beklentilerimiz de neredeyse sıfıra inmişti. COP28’de bir araya gelen ülke liderleri de bizi utandırmadılar. 30 Kasım - 12 Aralık 2023 tarihleri arasında havanda su dövdüler ve evlerine döndüler. Bizlerin hayatlarını etkileyecek bir karar alındı mı? Kesinlikle hayır. Bu toplantı hiç yapılmamış olsa yeryüzündeki çoğu insanın hayatı değişir miydi? Muhtemelen hayır.

COP27 önemli bir konuya ilk defa kapı aralamıştı: İklim değişikliğinden zarar görenlerin kayıp ve zararlarını nasıl karşılamalıyız? Daha ilk oturumda bu konuya hemen çözüm bulundu. Dünya Bankası çerçevesinde bir Kayıp ve Zarar Fonu oluşturuldu ve ülkeler aynı bizdeki düğünlerde olduğu gibi fona para atmaya başladılar, ev sahibinden 100 milyon dolar, Almanya’dan 100 milyon dolar daha. Ama bonkörlük neredeyse bununla kaldı. ABD “bizden 17,5 milyon dolar, yalnız bir hatamız olduğundan değil yüce gönüllülüğümüzden bu parayı veriyoruz” dedi mesela. Yani bunca senedir atmosferi en çok kirleten ve bunu durduracak her türlü anlaşmanın altına dinamit koyan onlar değilmiş gibi. Bunu yapan da Başkan Biden’ın gönderdiği John Kerry. Seneye Donald Trump başkan seçilecek olsa bu toplantıda neler söylenir düşünmek bile istemiyorum.

Herkes fona para vermeyi bitirdiğinde fonda 700 milyon dolar para toplanmıştı. Ancak küçük bir sorunumuz var çünkü gelişmekte olan ve en az gelişmiş ülkelerin her sene ihtiyaç duydukları para 700 milyar dolar mertebesinde, yani toplanandan bin kat daha fazla. Şu anda aradaki farkın nasıl kapatılacağı konusu konuşulmuyor bile. Bunun da ötesinde ihtiyaç duyulan para her sene 700 milyar dolar. Gelişmiş ülkeler ise bir seferlik 700 milyon dolar vererek sıyrılmayı düşünüyorlar muhtemelen.

“Peki bu parayı neden gelişmiş ülkeler ödesin?” diyenleriniz olacaktır. Öncelikle gelişmiş ülkeler daha zenginler. Ama daha önemlisi, gelişmişlik ve zenginlik seviyelerine kısmen bugüne dek atmosferi kirletip iklim değişikliğine sebep olarak ulaştılar. Şimdi onlar kadar kirletmemiş olan ülkeler onların yaptıklarının sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyorlar ve bu adil bir durum değil.

Yalnız bir sorun daha var. En az gelişmiş ülkelerden biri iklim krizinin neden olduğu felaketlerin birinde oluşan hasarı gidermek için uluslararası finans kuruluşlarından kredi almak istese bu kredinin maliyeti gelişmiş bir ülkenin isteği ile kıyaslandığında çok daha yüksek. Yani bu ülkeler hem ciddi bir hasarla boğuşmak zorundalar hem de bunun için kredi kullanmak isteseler kullanacakları kredi çok daha pahalı.

İşte bu sebeplerden dolayı COP27’de iklim finansmanının ne derece önemli olduğu ortaya konuldu ve özellikle Dünya Bankası’nın bu finansman açısından yeniden yapılanması gereği masaya yatırıldı. COP28’de ise sanki bir sene önce bu konular enine boyuna hiç tartışılmamış gibi daha ilk oturumdan Kayıp ve Hasar Fonu’nun yönetimi ABD’nin bastırmasıyla ABD kontrolündeki Dünya Bankası’na verildi. Kısaca, hem fonda yeterli para yok, hem de bu fonun kullanımı oldukça zorlaştırıldı. Buna ek olarak iklim değişikliğini önleme açısından alınması gereken önlemlere yönelik finansmanda da bir adım bile atılamadı.

Asıl önemli konu olan iklim değişikliğinin durdurulması konusunda ise neredeyse geri adım atıldı dememiz daha doğru olur. Öncelikle bu toplantıların daha önce varılan anlaşmaların durumunu ve ilerlemesini gözden geçirme amacına sahip olduklarını söylememizde yarar var. Yani, bu aynı zamanda Paris Anlaşması hedeflerine yönelik çabamızı da masaya yatırdığımız bir toplantıydı. Paris Anlaşması küresel ısınmanın 2 derecenin oldukça altında ve mümkünse 1,5 derece ile sınırlanması gerektiğini söylüyor. Bunları yapabilmemiz için de belirli bir miktardan fazla kömür, petrol ve doğal gaz yakmamız mümkün değil. Şu anda olduğu gibi 6 yıl daha devam edecek olursak, 1,5 derecelik ısınmanın altında kalmak için gerekli olan sınırı geçmiş olacağız. 15 yıl sonra da 2 derece sınırını aşacağız. Dolayısıyla 2030’a kadar ya da 2050’ye kadar değil, hemen, şimdi harekete geçilmesi gerekiyor. Bunun için de en fazla zarar veren yakıt olan kömürden başlayarak tüm fosil yakıtların yakılmasına son vermek zorundayız.

Elbette tüm ülkeler eş zamanlı olarak tüm fosil yakıtların kullanımına son veremezler ama özellikle gelişmiş ülkelerin önce kömürden başlayarak en kısa zamanda bu yakıtların kullanımına son vermesi, ardından da gelişmekte olan ülkelerin bunu takip etmesi gerekiyor. COP26’da kömürden başlayarak azaltım yapılmasına karar verilmişti. Daha sonraki toplantılarda da diğer fosil yakıtlar için bir azaltım yol haritasının ortaya konulması gerekiyordu. COP28’de değil bir yol haritasının belirlenmesi, doğrudan azaltıma dair açık bir düşünce bile ortaya konulmadı. Bu konuda söylenen en ile şey “isteyen devletler azaltabilirler” mealinde bir söz oldu. Dolayısıyla bu toplantıdan fosil yakıtların azaltılmasıyla ilgili herhangi bir karar çıkmasını beklemek saflık olurdu, öyle bir karar da çıkmadı zaten.

Toplantının son gününde eski ABD Başkan Yardımcısı ve iklim aktivisti Al Gore bu durumu “petrol üreten devletler tarafından, petrol üreten devletler yönetiminde, petrol üreten devletler için yapılan bir toplantı” olarak tanımladı. Bu toplantıya katılan ve ciddi bir sonuç alınmasını bekleyen herkes açısından da derin bir hayal kırıklığı yaşandı. Gelecek sene daha iyi bir sonuç alınır mı? Hiç sanmıyorum.

Türkiye’nin bu toplantılardaki tutumuna gelince, Ayten Alpman’ın dediği gibi, “bir başkadır benim memleketim” başka ülkeye benzemez, benzemek de istemez.


1 Ocak 2024 Pazartesi

2023 İklim Raporu

“Bugün son 41 yılın en sıcak/soğuk/yağışlı/karlı günü oldu” gibi haberlere sıkça rastlıyoruz. Bu haberler çoğu zaman haberi veren kurumun ya da bilim insanının biraz ihtiyatlı davranmasının sonucu olarak bu şekli alıyor. Aslında o bölgede muhtemelen sadece 41 yıldır veri alındığından “son 41 yılın” terimi kullanılıyor, yoksa yaşadığımı çok daha uzun sürede rastladığımız en aşırı hava olayı da olabilir. 2023 senesi tarihte ölçtüğümüz en sıcak sene oldu. Ama bunu söylediğimiz zaman aletli ölçümlerin yaklaşık yüz yıl geriye gittiği ve bunun öncesinde daha sıcak seneler olduğu düşüncesi oluşabilir. Ne yazık ki durum öyle değil. 2023, son 125 bin yılda yaşadığımız en sıcak sene oldu. “125 bin sene önce termometre var mıydı?” diye düşünmeyin, o zamanki sıcaklıkları ölçmenin de başka yolları var, bilim bize bu konuda doğru bilgileri verebiliyor.

2023 sıcak olmanın yanında aşırı hava olayları ile dolu bir yıl oldu. Dünyadaki bu aşırı hava olaylarına bir göz atacak olursak:

Ocak:

ABD’nin güney bölgelerinde hortumların görülmesi normaldir ama bu hortumlar havanın daha sıcak olduğu bahar ve yaz aylarında görülür. 12 Ocak’ta ortaya çıkan hortumlar en az dokuz kişinin hayatını kaybetmesine yol açtı.

Hint Okyanusu’nun güneyindeki Cheneso Siklonu Madagaskar’da en az 33 kişinin ölmesine neden oldu.

Ayın sonuna doğru ABD’nin Teksas eyaletindeki buz fırtınası 10 kişiyi öldürdü ama belki daha kötüsü insanlar ısıtma için elektriğe yüklenince şebeke yapısı bu kadar elektrik yükünü kaldıramadı ve 500 binden fazla eve uzun süre elektrik verilemedi. Bu bölge normalde sıcak olduğundan bizdeki gibi doğal gaz kombisi gibi bir sistem çok azdır ve evler yazın klima ile soğutulur ve aynı klima kış aylarında da ısıtma için kullanılır. Bundan dolayı da 500 bin eve elektrik verilememesi demek o evlerdeki insanların ciddi soğukla başbaşa kalmaları anlamına gelir. 

Şubat:

Okyanuslardaki dev fırtınalar genelde bir ya da iki hafta sürer. Hint Okyanusu’nun güneyinde oluşan Freddy Siklonu tam beş hafta boyunca tüm okyanusu baştan başa geçti, okyanus sularından daha önce rastlamadığımız miktarda enerji emdi ve sonunda Afrika kıyısına geldiğinde Madagaskar, Mozambik ve Malavi’de binlerce insanın hayatını kaybetmesine neden oldu.

Fırtınalar Brezilya’da da büyük can ve mal kaybına yol açtı. Sao Paulo’da seller ve toprak kaymalarında en az 65 kişi öldü.

Mart:

Mart ayının başındaki aşırı kar yağışı ABD’nin orta ve güney eyaletlerinde çok sayıda can kaybını doğurdu. Ayın ortasında deprem felaketi sonrasında yeniden hayata dönmeye çalışan Adıyaman ve Şanlıurfa’da bu sefer sel felaketi çok sayıda can kaybına neden oldu.

Ayın sonunda ise Ekvator’daki yağışlar 11 kişinin ölümüne ve 67 kişinin kaybolmasına neden oldu.

Nisan:

2023 yılının şimdiye kadar yaşadığımız en sıcak sene olmasının iki ana nedeni var. Bunların ilki kolayca tahmin edebileceğiniz gibi küresel ısınma. Bizler kömür, petrol ve doğal gaz yakarak atmosfere karbondioksit saldıkça atmosferin ortalama sıcaklığı da artıyor. Ancak Pasifik Okyanusu’nun sularının normalden sıcak ya da serin olması da ortalama sıcaklıklar üzerinde büyük etkiye sahip. Son üç yılda sular normalden serin olduğu için küresel ısınmanın etkisini fazla hissetmedik. Ama Nisan ayı başında Pasifik suları normal sıcaklığına döndü ve Haziran sonuna kadar da ısınmaya başladı. Bu dünyanın çoğu yerinde sıcaklıkların normalin üzerine çıkmasına neden oldu. Nisan ayı sonunda İspanya 38.8 °C’yi gördü.

Mayıs:

Mayıs ayı ortasında Hint Okyanusu’ndaki Mocha Siklonu Myanmar ve Bangladeş arasında çoğunluğu mülteci kampları ile kaplı bir bölgeyi vurdu. Bu bölgedeki can kaybının en az 438 olduğu bildirildi.

Ay sonunda ise bu sefer Çin’den bir sıcaklık rekoru haberi geldi. Şanghay 36.1 °C oldu. 

Haziran:

İklim felaketleri az gelişmiş ülkelere çok daha büyük hasar veriyor. Haiti’deki aşırı yağış ve seller 13500 evin sular altında kalmasına ve 51 kişinin ölmesine neden oldu.

İklim krizi aşırı iklim olaylarını şiddetlendirir, sıklıklarını artırır ve görüldükleri alanları genişletir. Hint Okyanusu’nundaki fırtınalar da genelde güneyde ve Hindistan çevresinde görülür, Ancak Pakistan’la Umman arasında oluşan Biparjoy Siklonu bölgede önemli can ve mal kaybına yol açtı.

Hemen ardından Pakistan’daki aşırı muson yağışları çoğunluğu kadın ve çocuk olan yüze yakın kişinin ölümüne neden oldu.

Haziran ayı sonunda hava sıcaklığının 50 °C’ye yaklaştığı Meksika’da yüzden fazla kişi aşırı sıcak nedeniyle öldü. Ne yazık ki ülkemiz de dahil çoğu ülkede ölüm nedeni olarak “aşırı sıcak” belirtilmediğinden aşırı sıcak nedeniyle oluşan çoğu can kaybı kalp, damar ya da solunum yolu rahatsızlığı olarak kayda giriyor. Bu nedenle de aşırı sıcaklardan dolayı yaşamını yitiren kişi sayısı net olarak bilinemiyor.

Temmuz:

Temmuz ayının ilk haftası Dünya Meteoroloji Örgütü tarafından şimdiye kadar yaşadığımız en sıcak hafta olarak belirlendi. 6 Temmuz 2023 ise son 125 bin yılın en sıcak günü oldu. 

Temmuz ayının ortasında Güney Kore’deki muson yağmurları 41 kişinin, Kolombiya’daki aşırı yağışlar ise 14 kişinin ölümüne neden oldu.

Ağustos:

Ağustos ayında aşırı yağışlar ve buna bağlı toprak kaymaları Gürcistan’da 32, Çin’de ise 21 kişinin ölümüne yol açtı. Ay sonunda ABD’nin güney ve doğusunu etkileyen Idalia Kasırgası  dokuz kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu.

Eylül:

Eylül ayında yeryüzünün %20’si o güne kadar ölçülmüş en yüksek sıcaklıkları yaşadı.


İklim krizi aşırı yağışları ve fırtınaları daha önce görülmemiş bölgelere taşır demiştik, Akdeniz’in ortasında oluşan ve sıcak sularla beslenerek kuvvetlenen Daniel fırtınası Libya’da en az 10 bin kişinin hayatını yitirmesine, Yunanistan’da da 2,14 milyar euro maddi hasara yol açtı. 

Eylül ayı sonunda Meksika, Guatemala ve Güney Afrika’daki seller çok sayıda kişinin ölümüne ve büyük mal kaybına neden oldu.

Ekim:

Aşırı yağışlar Hindistan’daki Güney Lhonak gölünü tutan duvarların yıkılmasına ve oluşan sel de 74 kişinin ölümüne yol açtı. 

Bir kez daha, normalde büyük kasırgaların görülmediği Meksika’nın batı kıyısındaki Akapulko kentini hedef alan aşırı güçlü Otis Kasırgası 350 kişinin ölümüne ve en az 16 milyar dolarlık hasara neden oldu. Bu tür fırtınaların normalde görüldüğü bölgeler az da olsa hazırlıklı olabiliyorlar, ancak normalde bu fırtınaları görmeyen bir yerde hem de bu şiddette bir fırtına görüldüğünde sonuç çok acı olabiliyor.

Kasım:

Karadeniz’deki şiddetli fırtınalarda Bulgaristan ve Türkiye’de çok sayıda gemi karaya oturdu ve en az bir yük gemisi battı, mürettebatının da öldüğü düşünülüyor.

Aralık:

Senenin geri kalanıyla kıyaslandığında Aralık ayı oldukça az anormal geçti. Sadece ayın başında Tanzanya’daki sellerde 47 kişi hayatını kaybetti.

2023 senesini iklim felaketleri açısından nispeten sakin kapatmış olsak da 2024 senesinin oldukça sıcak olmasını ve belki de 2023 yılındaki sıcaklık rekorunu kırmasını bekliyoruz. Gönül iklim felaketi haberlerini duyurmak istemiyor ama bizler doğaya zarar vermeye ve doğanın dengesine bozmaya devam ettikçe doğa da bizlere doğayla oyun oynanmayacağını göstermeye devam ediyor. Umarım kısa vadede bizler akıllanırız yoksa doğanın elindeki sopa oldukça kalın.


31 Aralık 2023 Pazar

İklim için ben neler yapabilirim?

Liderler 30 Kasım - 12 Aralık 2023 tarihleri arasında Dubai’de toplanarak iklim krizi konusunda neler yapacaklarını konuştular ve beklediğimiz gibi fazla bir şey yapmamaya karar verdiler. Buradan kolayca anlayacağımız üzere, iklim krizi sorununu durdurmak bizlere düşüyor. “Ben ne yapabilirim?” diyorsanız işte size bir liste:

Enerji Tüketimini Azaltın: Enerji tasarruflu cihazlar, LED ampuller kullanın ve kullanılmadığı zamanlarda elektronik cihazları kapatarak evdeki enerji israfını en aza indirin. Hatta kurutma makinası gibi aletleri hiç kullanmayın.

Yenilenebilir Enerjiye Geçiş: Mümkünse evinizde güneş panellerine yatırım yapın veya elektrik sağlayıcılardan yenilenebilir enerji seçeneklerini öğrenin. İklim krizinin başlıca sorumlusu elektrik üretimi için yakılan kömür ve doğal gazdır.

Ulaşım Alışkanlıklarınızı Değiştirin: Mümkün olduğunda toplu taşımayı, ortak arabayı, bisikleti kullanın veya yürüyün ve elektrikli veya hibrit araçları düşünün. Bugün için ülkemizde elektrik hala kömürden üretiliyor ama ülkemiz yenilenebilir enerjiye geçtiğinde siz de hazır olursunuz.

Su Tasarrufu Yapın: Damlamaları gidererek, düşük akışlı armatürler kullanarak ve evde su kullanımına dikkat ederek su israfını azaltın. Araba yıkamayı ya da yıkatmayı unutun.

Sürdürülebilir Beslenme Alışkanlıklarını Benimseyin: Daha az kırmızı et ve süt ürünleri yiyin, karbon yoğun tarım uygulamalarını azaltmak için yerel ve bitki bazlı gıdaları tercih edin. Yemeği asla ziyan etmeyin.

Tüketimi Azaltın, Yeniden Kullanın, Geri Dönüştürün: Başta tek kullanımlık plastikler olmak üzere olabildiğince çok malzemeyi geri dönüştürün, besin atıklarını kompost yapın ve atıkları en aza indirin. İkinci el giyinmek fakir olduğunuzu değil bilinçli olduğunuzu gösterir.

Sürdürülebilir Markaları Destekleyin: Çevre dostu uygulamalara ve etik kaynak kullanımına bağlı şirketlerin ürünlerini seçin. Bu ürünler bugün için pahalı olabilirler ama siz destekledikçe onların da fiyatları düşecektir.

Savunuculuk Faaliyetinde Bulunun: Yerel topluluklarda değişimi savunarak ve siyasi katılım yoluyla yenilenebilir enerjiyi, korumayı ve iklim eylemini teşvik eden politikaları ve girişimleri destekleyin. Daha önemlisi, bunları savunanlara oy vererek tercihinizi belirtin. Hatta oy verdiğiniz partiden de bunları talep edin.

Öğrenin, Eğitin ve Farkındalığı Artırın: İklim değişikliği ve sürdürülebilirlik hakkındaki bilgileri arkadaşlarınız, aileniz ve topluluk üyelerinizle paylaşın.

Ağaç Dikin ve Yeşil Alanları Destekleyin: Ağaç dikme girişimlerine katılın ve topluluğunuzdaki yeşil alanları koruma ve genişletme çabalarını destekleyin.

Sürdürülebilir Yaşam Tarzı Değişikliklerine Uyum Sağlayın: Ekolojik ayak izinizi azaltmak için bilinçli seçimler yaparak daha azla yetineceginiz sürdürülebilir bir yaşam tarzını benimseyin.

Eğer hepimiz bunları yaparsak ne kaynak sorunu ne de iklim krizi kalırdı hayatımızda, o nedenle lütfen bunları hem uygulayın hem de çevrenizdekilere uygulamalarını tavsiye edin.

Bu yazı T24 Yıllık'ta yayımlanmıştır..


22 Aralık 2023 Cuma

COP28 kararlarının kısa bir değerlendirmesi

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) 27. Taraflar Konferansı COP28 bir günlük gecikmeyle 13 Aralık’ta Dubai’de sonuçlandı. Sonuç bildirgesi olarak kabul edeceğimiz Küresel Durum Değerlendirmesi raporu alkışlar içerisinde tüm ülkeler tarafından kabul edildi. Zaten bu raporun, geri kalan tüm sözleşmeler ve anlaşmalar gibi oybirliği ile kabul edilmesi gerekiyordu çünkü bu tür toplantıların usulü bu şekilde. Yani bir şey ya oybirliği ile kabul edilir, ya da kabul edilmez. Bu yüzden de tüm taraf devletler son ana kadar herkesin kabul edeceği bir metin üretme çabasına giriyorlar. Toplantının bir gün geç sonlanmasının sebebi de bu aslında. Ancak 13 Aralık’ta sabaha karşı tüm tarafların kabul edebileceği bir metin ortaya kondu.

Elbette, herkesin kabul edeceği bir metin oluşturduğunuz zaman en uzun süre direnen çoğunlukla en kazançlı çıkan oluyor. Bu durumda da OPEC+ üyeleri fosil yakıtların engellenmesine dair kelimeleri son ana kadar önlemeye çalıştılar ve sonunda neredeyse onları istediği oldu.

Karar metninde fosil yakıtlar konusunda sadece enerji üretiminde kullanılan fosil yakıtlardan uzaklaştıracak bir geçiş sağlanacak cümlesi yer alıyor. Bu geçiş nasıl sağlanacak, ne zaman sağlanacak, neden sadece enerji üretimi ile ilgili de geri kalan fosil yakıtlar, başta petrol olmak üzere neden konuşma konusu edilmiyor gibi oldukça fazla soru dışarıda bırakıldı. Dolayısıyla özellikle petrol üreticisi ülkeler neredeyse tam olarak istediklerini aldılar. Bu sonuç raporuna göre petrol üretmek ve enerji harici kullanımlarda tüketmek tamamen serbest olmaya devam edecek. Sadece OPEC+ ülkeleri gibi petrolden elektrik enerjisi üreten ülkeler belirsiz bir gelecekte bunu bırakarak yenilenebilir enerji kaynaklarına geçecekler.

Bu ve diğer kararları konferans başkanı Al Jaber yüzünde büyük bir gülümseme ile alkışlarken ABD iklim temsilcisi John Kerry de çevresindekilerle tokalaşırken onların sırtlarını sıvazlıyordu. Bu gerek ABD gerekse de BAE ve müttefiklerinde önemli bir zafer kazaıldığı havasını hepimize hissettirdi. ABD şu anda dünyanın en büyük fosil yakıt üreticisi, BAE ve OPEC+ ise en büyük petrol üreticisi grup. Bunlar bu denli mutlu olurken UNFCCC’nin başı Simon Stiell’in bir kenarda somurtarak durması bizim neler hissetmemiz gerektiğini de söylüyor aslında.

Ancak batılı yayın organlarına baktığımızda bu raporda ilk defa fosil yakıtlardan geçiş yapılmasının istenmiş olması büyük bir başarı olarak görülüyor. Ne yazık ki bu bile hangi yayın organının kimin tarafında olduğunu algılamamız için yeterli. Bu yayın organlarından ben de arada paylaşımlar yapıyorum ama gerçek yüzleri böyle zamanlarda daha iyi görünüyor. Fosil yakıtlardan uzaklaşmanın ilk defa dile getirilmiş olması bundan 30 yıl önce olsa büyük bir başarı olarak görülebilirdi, ama artık bıçak kemiğe dayanmış bir durumdayken bu bir zafer değil hezimettir. Burada alınan kararın “2030 yılına kadar tüm fosil yakıtların kullanımının 2023 yılına oranla %40, 2040’a kadar %75 ve 2050’ye kadar da %100 azaltılması gerekir” gibi gayet net ve iklim krizini durduracak ciddiyette olması gerekirdi. Bunu yapmak yerine gelişmiş ülkeler ve OPEC+ vakit geçirecek kararların konuşulmasını sağlayarak yeryüzünün ve insanlığın en az iki belki de daha fazla senesini boşa harcadılar.

Bir diğer anladığımız şey de Birleşmiş Milletler’in bu karar verme sistemi ile iklim krizini ya da dünyadaki herhangi bir krizi durdurmanın mümkün olmadığıdır. Hem de ABD, Rusya ve Çin adım atmamak konusunda hemfikir iseler, geri kalan ülkelerin ne dediğinin, yaptığının ya da istediğinin bir önemi yoktur. Bu toplantıdan sonra dünya devletleri daha açık biçimde biz ve onlar haline bürünmüştür. İklim krizine çözümü de artık devlet dışı aktörlerde aramaya başlamamız gereklidir.

Bu yazı Dünyahali'nde yayımlanmıştır.