31 Aralık 2023 Pazar

İklim için ben neler yapabilirim?

Liderler 30 Kasım - 12 Aralık 2023 tarihleri arasında Dubai’de toplanarak iklim krizi konusunda neler yapacaklarını konuştular ve beklediğimiz gibi fazla bir şey yapmamaya karar verdiler. Buradan kolayca anlayacağımız üzere, iklim krizi sorununu durdurmak bizlere düşüyor. “Ben ne yapabilirim?” diyorsanız işte size bir liste:

Enerji Tüketimini Azaltın: Enerji tasarruflu cihazlar, LED ampuller kullanın ve kullanılmadığı zamanlarda elektronik cihazları kapatarak evdeki enerji israfını en aza indirin. Hatta kurutma makinası gibi aletleri hiç kullanmayın.

Yenilenebilir Enerjiye Geçiş: Mümkünse evinizde güneş panellerine yatırım yapın veya elektrik sağlayıcılardan yenilenebilir enerji seçeneklerini öğrenin. İklim krizinin başlıca sorumlusu elektrik üretimi için yakılan kömür ve doğal gazdır.

Ulaşım Alışkanlıklarınızı Değiştirin: Mümkün olduğunda toplu taşımayı, ortak arabayı, bisikleti kullanın veya yürüyün ve elektrikli veya hibrit araçları düşünün. Bugün için ülkemizde elektrik hala kömürden üretiliyor ama ülkemiz yenilenebilir enerjiye geçtiğinde siz de hazır olursunuz.

Su Tasarrufu Yapın: Damlamaları gidererek, düşük akışlı armatürler kullanarak ve evde su kullanımına dikkat ederek su israfını azaltın. Araba yıkamayı ya da yıkatmayı unutun.

Sürdürülebilir Beslenme Alışkanlıklarını Benimseyin: Daha az kırmızı et ve süt ürünleri yiyin, karbon yoğun tarım uygulamalarını azaltmak için yerel ve bitki bazlı gıdaları tercih edin. Yemeği asla ziyan etmeyin.

Tüketimi Azaltın, Yeniden Kullanın, Geri Dönüştürün: Başta tek kullanımlık plastikler olmak üzere olabildiğince çok malzemeyi geri dönüştürün, besin atıklarını kompost yapın ve atıkları en aza indirin. İkinci el giyinmek fakir olduğunuzu değil bilinçli olduğunuzu gösterir.

Sürdürülebilir Markaları Destekleyin: Çevre dostu uygulamalara ve etik kaynak kullanımına bağlı şirketlerin ürünlerini seçin. Bu ürünler bugün için pahalı olabilirler ama siz destekledikçe onların da fiyatları düşecektir.

Savunuculuk Faaliyetinde Bulunun: Yerel topluluklarda değişimi savunarak ve siyasi katılım yoluyla yenilenebilir enerjiyi, korumayı ve iklim eylemini teşvik eden politikaları ve girişimleri destekleyin. Daha önemlisi, bunları savunanlara oy vererek tercihinizi belirtin. Hatta oy verdiğiniz partiden de bunları talep edin.

Öğrenin, Eğitin ve Farkındalığı Artırın: İklim değişikliği ve sürdürülebilirlik hakkındaki bilgileri arkadaşlarınız, aileniz ve topluluk üyelerinizle paylaşın.

Ağaç Dikin ve Yeşil Alanları Destekleyin: Ağaç dikme girişimlerine katılın ve topluluğunuzdaki yeşil alanları koruma ve genişletme çabalarını destekleyin.

Sürdürülebilir Yaşam Tarzı Değişikliklerine Uyum Sağlayın: Ekolojik ayak izinizi azaltmak için bilinçli seçimler yaparak daha azla yetineceginiz sürdürülebilir bir yaşam tarzını benimseyin.

Eğer hepimiz bunları yaparsak ne kaynak sorunu ne de iklim krizi kalırdı hayatımızda, o nedenle lütfen bunları hem uygulayın hem de çevrenizdekilere uygulamalarını tavsiye edin.

Bu yazı T24 Yıllık'ta yayımlanmıştır..


22 Aralık 2023 Cuma

COP28 kararlarının kısa bir değerlendirmesi

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) 27. Taraflar Konferansı COP28 bir günlük gecikmeyle 13 Aralık’ta Dubai’de sonuçlandı. Sonuç bildirgesi olarak kabul edeceğimiz Küresel Durum Değerlendirmesi raporu alkışlar içerisinde tüm ülkeler tarafından kabul edildi. Zaten bu raporun, geri kalan tüm sözleşmeler ve anlaşmalar gibi oybirliği ile kabul edilmesi gerekiyordu çünkü bu tür toplantıların usulü bu şekilde. Yani bir şey ya oybirliği ile kabul edilir, ya da kabul edilmez. Bu yüzden de tüm taraf devletler son ana kadar herkesin kabul edeceği bir metin üretme çabasına giriyorlar. Toplantının bir gün geç sonlanmasının sebebi de bu aslında. Ancak 13 Aralık’ta sabaha karşı tüm tarafların kabul edebileceği bir metin ortaya kondu.

Elbette, herkesin kabul edeceği bir metin oluşturduğunuz zaman en uzun süre direnen çoğunlukla en kazançlı çıkan oluyor. Bu durumda da OPEC+ üyeleri fosil yakıtların engellenmesine dair kelimeleri son ana kadar önlemeye çalıştılar ve sonunda neredeyse onları istediği oldu.

Karar metninde fosil yakıtlar konusunda sadece enerji üretiminde kullanılan fosil yakıtlardan uzaklaştıracak bir geçiş sağlanacak cümlesi yer alıyor. Bu geçiş nasıl sağlanacak, ne zaman sağlanacak, neden sadece enerji üretimi ile ilgili de geri kalan fosil yakıtlar, başta petrol olmak üzere neden konuşma konusu edilmiyor gibi oldukça fazla soru dışarıda bırakıldı. Dolayısıyla özellikle petrol üreticisi ülkeler neredeyse tam olarak istediklerini aldılar. Bu sonuç raporuna göre petrol üretmek ve enerji harici kullanımlarda tüketmek tamamen serbest olmaya devam edecek. Sadece OPEC+ ülkeleri gibi petrolden elektrik enerjisi üreten ülkeler belirsiz bir gelecekte bunu bırakarak yenilenebilir enerji kaynaklarına geçecekler.

Bu ve diğer kararları konferans başkanı Al Jaber yüzünde büyük bir gülümseme ile alkışlarken ABD iklim temsilcisi John Kerry de çevresindekilerle tokalaşırken onların sırtlarını sıvazlıyordu. Bu gerek ABD gerekse de BAE ve müttefiklerinde önemli bir zafer kazaıldığı havasını hepimize hissettirdi. ABD şu anda dünyanın en büyük fosil yakıt üreticisi, BAE ve OPEC+ ise en büyük petrol üreticisi grup. Bunlar bu denli mutlu olurken UNFCCC’nin başı Simon Stiell’in bir kenarda somurtarak durması bizim neler hissetmemiz gerektiğini de söylüyor aslında.

Ancak batılı yayın organlarına baktığımızda bu raporda ilk defa fosil yakıtlardan geçiş yapılmasının istenmiş olması büyük bir başarı olarak görülüyor. Ne yazık ki bu bile hangi yayın organının kimin tarafında olduğunu algılamamız için yeterli. Bu yayın organlarından ben de arada paylaşımlar yapıyorum ama gerçek yüzleri böyle zamanlarda daha iyi görünüyor. Fosil yakıtlardan uzaklaşmanın ilk defa dile getirilmiş olması bundan 30 yıl önce olsa büyük bir başarı olarak görülebilirdi, ama artık bıçak kemiğe dayanmış bir durumdayken bu bir zafer değil hezimettir. Burada alınan kararın “2030 yılına kadar tüm fosil yakıtların kullanımının 2023 yılına oranla %40, 2040’a kadar %75 ve 2050’ye kadar da %100 azaltılması gerekir” gibi gayet net ve iklim krizini durduracak ciddiyette olması gerekirdi. Bunu yapmak yerine gelişmiş ülkeler ve OPEC+ vakit geçirecek kararların konuşulmasını sağlayarak yeryüzünün ve insanlığın en az iki belki de daha fazla senesini boşa harcadılar.

Bir diğer anladığımız şey de Birleşmiş Milletler’in bu karar verme sistemi ile iklim krizini ya da dünyadaki herhangi bir krizi durdurmanın mümkün olmadığıdır. Hem de ABD, Rusya ve Çin adım atmamak konusunda hemfikir iseler, geri kalan ülkelerin ne dediğinin, yaptığının ya da istediğinin bir önemi yoktur. Bu toplantıdan sonra dünya devletleri daha açık biçimde biz ve onlar haline bürünmüştür. İklim krizine çözümü de artık devlet dışı aktörlerde aramaya başlamamız gereklidir.

Bu yazı Dünyahali'nde yayımlanmıştır.


14 Aralık 2023 Perşembe

Anormal hava olayları neden arttı

İklim değişikliğinin sebebi atmosferdeki oranı gittikçe artan bazı gazların yeryüzünden yayılan ısıyı uzaya bırakmayarak Dünya’nın atmosferini ısıtmasıdır. Biz bu gazlara sera gazları diyoruz ve karbondioksit bu gazların açık arayla en önemlisidir. Yeryüzünün ortalama sıcaklığı çok uzun süredir fazla değişmemiştir. Son Buzul Çağı’ndan sonra sıcaklıkların neredeyse sabit kalması insanlığın bugünkü gelişmişlik seviyesine ulaşabilmesindeki başlıca etkendir.

Son 150 sene içerisinde gittikçe artan kömür, petrol ve doğal gaz tüketimi yüzünden atmosfere oldukça fazla karbondioksit saldık ve bu atmosferin sıcaklığını yaklaşık 1,5 derece artırdı. Bazılarınıza 1,5 derece artış fazla gelmeyebilir ama insanlık tarımla uğraşmaya başlamadan hemen önceki Buzul Devrinde yeryüzü sadece 6 derece daha soğuktu. Yani 6 derece azalma yeryüzünü bir buzul çağına sokmaya yeterli oluyor. 1,5 derece artış ise dünyayı bir cehennem yapmaz ama kolayca doğanın alıştığımız çoğu dengesini bozabilir.

Bu dengelerin en önemlileri içinde olan ortalama sıcaklıklar ve yağışların değişmesinin ötesinde sıcaklık ve yağışlardaki anormal olayların da artması bizim yaşam düzenimizi kolayca değiştirebilir. Atmosferdeki anormal olayların sayısında, şiddetinde, sıklığında ve görüldükleri alanların artmasındaki en önemli neden bizim atmosferi yavaş yavaş ısıtmamızdır. İçine soğuk suyu dökerek ateşe koyduğumuz bir tencerenin içinde pişirmeye başladığımız nesneler önce sakin sakin dururken sıcaklığın artmasıyla birlikte oradan oraya savrulmaya ve tahmin edilemez biçimde hareket etmeye başlarlar. Aynı şey tüm atmosfer için de geçerlidir. Atmosferin ortalama sıcaklığı alıştığımız değerler içerisindeyken sakin geçen günler ortalama sıcaklık artmaya başlayınca daha ilginç olaylara sahne olmaya başlar, aynı tencerede olduğu gibi. Yağışların ve fırtınaların şiddetlerinin artmasının ötesinde bunların önceden tahmini de zorlaşmaya başlar. Gene tencerede olduğu gibi bu hareketlilik ortam soğumaya başlamadan da azalmaz.

Tencere örneğini fazlaca kullandık ama atmosferin durumu da gerçekten tencereden fazla farklı değil. Bizler atmosfere her geçen gün daha fazla karbondioksit salıyoruz, sonra da kısa bir süre sonra atmosferdeki aşırı hava olaylarının azalıp eskiye dönmesini bekliyoruz. Nasıl tenceredeki suyun kaynamasını durdurmanın yolu tencerenin altını kapatmaksa, atmosferde yaşadığımız anormal koşulları durdurmanın tek yolu da kömür, petrol ve doğal gaz yakarak karbondioksit salmayı bırakmaktır. Aksi takdirde şu anda yaşamakta olduğumuz anormal hava olayları daha şiddetlenerek devam eder.

Ülkemizde ve yeryüzünün çoğu yerinde son yıllarda artmakta olan düzensiz ve şiddetli yağışların en önemli sebebi iklim değişikliğine bağlı olarak atmosferin fazlaca ısınmış olmasıdır. Elbette bu yağışlardaki değişiklik yeryüzünün her tarafında eşit biçimde dağılmaz. Bazı bölgelerde bu değişikliklerin şiddeti diğer yerlere oranla oldukça fazladır. Ülkemizin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzası bu şiddetli değişikliklerden en fazla nasibini alacak yerlerden biridir. Bu bölgede beklenti, uzun ve şiddetli kuraklıkların ardından gelen ani ve şiddetli yağışlardır. Uzun süren şiddetli kuraklıklar öncelikle toprağın nemini kaybetmesine neden olur. Kuruyan topraktaki canlılık da uzun süre varlığını sürdüremez. Kuru ve karbon miktarı zaten azalmış olan toprak ise üzerine düşen yağışı emerek alt tabakalara geçiremez, bu da yağışın toprak tarafından emilmeden hemen akmaya başlamasına neden olur. Hızla akışa geçen yağmur suyu da doğaya fazla bir fayda sağlamadan derelere, ırmaklara ve sonrasında da denize ulaşır. Elbette bu çok yönü olan bir sorunun en basit şekliyle anlatımıdır. Bu problemin üzerine son yıllarda gittikçe artan nüfus baskısı ile çarpık kentleşmenin de etkileri bindiğinde çoğu yerde çözülebilecek bir sorun afete dönmektedir.

Sorunun bir diğer yüzü de kuraklıktır. Ancak kuraklığı aşırı yağışlardan farklı değerlendirmek gerekir. Aşırı yağışlara karşı alınacak önlemler oldukça kapsamlı ve uzun vadeli çalışmalar gerektirir. İstanbul gibi bir şehre yağan yağmurun toplanarak şehrin kullanımına sunulması oldukça büyük bir altyapı projesidir. Benzer sorun diğer çoğu kent için de geçerlidir. Bu yağışların can kaybına yol açmaması oldukça kolay çözülebilse de hasar yaratacak bir akışın faydaya dönüştürülebilmesi zordur. Bundan dolayı da çoğu bölgemizde yağış ne derece fazla olursa olsun bu yağış ihtiyacımız olan su kaynağını artırmamaktadır.

Bunun başlıca birkaç sebebi vardır. Öncelikle dediğimiz gibi kurumuş ve organik maddesi azalmış bir toprak suyu emerek alt katmanlara kolaylıkla geçiremez. Bunun için sağanak yağış değil daha az şiddetli ama daha uzun süren bir yağış gereklidir. Aslında bu tanıma en uygun yağış türü de kardır. Kar her ne kadar çabuk yağıp birikebilse de eriyerek akışa dönüşmesi oldukça uzun sürer ve bu süre içerisinde de toprağın nemini kalıcı olarak tazeler. Ancak, son senelerde çoğu bölgemizdeki yağışların kardan çok yağmura dönmüş olması bu sorunu da oldukça artırır. Sadece yağmurla beslenen topraklar yaz mevsimi gelmeden kurumaya yüz tutar ve hızlı kuruyan bu toprakların aşırı yağışlarla gelen suyu tutmaları da zorlaşır.

Ama bunun ötesinde iki büyük sorunumuz vardır. Bunların ilki tarımda bilinçsizce yapılan sulamadır. Ülkemizdeki tatlı suyun yaklaşık dörtte üçü tarımsal sulamada kullanılmaktadır. Tarımsal sulamada kullanılan bu suyun da gene dörtte üçünden salma sulama şeklinde faydalanılır. Salma sulama da hem toprağın yapısına zarar verir hem de suyun boşa gitmesine neden olur.

Ancak diğer sorunumuz çok daha büyüktür. Bundan 100 sene önce ülkemizde kişi başına düşen tatlı su miktarı yaklaşık 8000 tondu. Nüfusumuzdaki artışla birlikte bu miktar 1000 tonun az üstüne kadar düşmüştür. Yani ülkemiz artık su zengini bir ülke değildir, hatta nüfus artışı ile birlikte giderek su fakiri olmaya doğru gitmektedir. Bundan dolayı da başta tarım olmak üzere hepimize düşen en önemli görev suyumuza sahip çıkarak onu korumaktır. 

İçinde yaşamakta olduğumuz iklim krizi geçici değildir ve daha da kötüye doğru gidecektir. Kuraklık ve aşırı yağışlar da bu değişiklikle birlikte artacaktır. Bu nedenle de su politikamız ülkemizin en öncelikli konularından biri olmalıdır.

Bu yazı Anadolu Ajansı tarafından yayımlanmıştır.

8 Aralık 2023 Cuma

COP28'de Neler Oluyor?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 28. Taraflar Konferansı (COP28) bu hafta Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dubai kentinde başladı. Her senenin sonunda yapılan bu toplantılar iklim konusunda yapılanların ve yapılması gerekenlerin tartışıldığı en önemli forum olma özelliği taşıyor. Bu toplantıların bazıları nispeten daha önemli, bazıları da nispeten daha sıradan toplantılar olabiliyor. Bu seneki toplantı oldukça sıradan sayılabilecek toplantılardan biri.

Ülkemiz de 2026 yılında yapılacak olan konferansı düzenlemeye aday olduğundan bu seneki konferansın Dubai’de düzenlenmesinin etkilerini anlamamız faydalı olacaktır. Geçen sene gene bu zamanlarda Mısır’da düzenlenen COP27 sonrasında ülkeler arasındaki iklim liderliği bayrağı Birleşik Arap Emirlikleri’ne teslim edildi. Yani konferansın lideri olan Şeyh El-Caber, aynı zamanda da bir senedir iklim politikasına yön veren kişi oldu. Bu konferans sonunda atılması gereken adımları da o senenin ev sahibi hazırlayarak konferansa sunuyor. Elbette ulusal petrol şirketi başkanı olan El-Caber’in iklim liderliği sırasında da önemli adımların atılmasını beklemek hayal olurdu. Ancak bu toplantıdan ciddi adımlar beklemememiz gerektiğini de zaten COP27’de bayrağın BAE’ye teslim edilmesiyle görmüştük. El-Caber de bizleri pek de şaşırtmadı.

COP27’de oldukça önemli bir konu olan kayıp ve zararlar gündeme gelmişti. Yani gelişmiş ülkeler bunca senedir kömür, petrol ve doğal gaz yakarak iklim krizini bu noktaya taşıdılar ancak şu anda zararların kötü kısmı bu krizde pek de suçu olmayan az gelişmiş ülkelerin üstüne yüklendi. Bu ülkeler de zararlarının tazmini olmasa bile bu zararlarının olabildiğince karşılanmasını istiyorlar. COP28’in açılış gününde bir Kayıp ve Zarar Fonu oluşturuldu. Gelişmiş ülkeler de bu fona para koymayı vadetmeye başladılar. Bu ilk bakışta çok güzel bir ilerleme olarak görülebilir ama içinde en az iki ciddi sorun barındırıyor. Öncelikle vadetmek ile gerçekten o parayı götürüp fonu çalıştıracak olan Dünya Bankası’na yatırmak arasında büyük bir fark var. Bu nedenle de ABD iklim elçisi John Kerry sürekli “biz vadediyoruz ama Kongre’nin onayı gerekli” deyip durdu.

İkinci ciddi sorun çok daha önemli bir hususta: En az gelişmiş ülkelerin her sene iklim krizi kaynaklı kayıp ve zararlarının karşılanması için 500 - 700 milyar dolar arası bir finansmana ihtiyaçları var. COP28 süresince bu fonda şimdiye kadar toplanan para sadece 700 milyon dolar oldu, yani gerekenin binde biri ve o da “Kongre’nin onayı gerekli” gibi koşullara bağlı. Bu bağlamda gelişmiş ülkeler bir şeyler yapıyor gibi gözükmek istiyorlar, gerçekte de yaptıkları fazla bir şey yok aslında. Konuşmalardan birinde “şu ana kadar fonda toplanan para miktarı ancak Suudi Arabistan’ın futbol ligine yaptığı para yardımı seviyesinde, bu da gelişmiş ülkelerin bu konuya verdikleri önemi gösteriyor” denildi. Şimdilik futbol en az gelişmiş ülkelerin kayıp ve zararlarından çok daha kıymetli görünüyor.

Bir diğer önemli konu da aslında çoğumuza önemsiz görünse de bu toplantılarda kullanılan dilin gittikçe karmaşıklaşması ve uzman olmayan kişiler tarafından neredeyse anlaşılmaz hale gelmesi. Elbette bunun temel nedeni aslında bir gelişme olmadığını insanlığın gözünden kaçırma çabası. Öyle kelimeler var ki devlet başkanları kullandığında çok fiyakalı duruyor ama arkasını karıştırdığınızda bir ilerleme sağlamaya yönelik olmadığı anlaşılıyor. Son iki COP’da bu konudaki en fiyakalı terim “unabated fossil fuel use”. “Unabated” kelimesinden devletlerin kastı “iklime olan zararı ortadan kaldırılmamış”, ama fosil yakıtları, yani kömür, petrol ve doğal gazı yaktığınız zaman atmosfere karbondioksit salarsınız. Karbondioksit salmadan fosil yakıt yakmanın ise bugün için genel kullanıma açık bir yolu yok. Çok küçük tesislerde bunun denenmesi mümkün ama senede saldığımız 50 milyar ton karbondioksidin ancak binde biri yakalanarak zararsız hale getirilebiliyor. Ama pek çok devlet bu kavramı kullanarak yollarına devam ediyorlar.

Yeryüzünün ihtiyacı olan acilen sera gazı salımlarının azaltılması ve en kısa zamanda da sıfırlanmasıdır. Ancak COP28’de şimdiye kadar gördüğümüz, toplantılar böyle devam edecek olursa, devletlerin ne sera gazı salımlarını azaltmaya ne de gerçekten zarar gören ülkelere yardım etme niyetlerinin olduğu. Bizim gibi sivil topluma düşen de bu konuyu oldukça fazla gündemde tutarak devletlerin bizleri dinlemesini sağlamaktır.

Bu yazı Dünyahali'nde yayımlanmıştır.

30 Kasım 2023 Perşembe

COP28'den neler bekliyoruz?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 1992 yılında imzalandı. 1995 yılından bu yana taraf ülkeler neredeyse her sene sonunda toplanıp iklim krizini durdurmak için neler yapıldığını ve neler yapılması gerektiğini tartışıyorlar. Bu toplantıların bir kısmı önemli sayılabilecek anlaşmalarla sonuçlanıyor, Kyoto Sözleşmesi ve Paris Anlaşması gibi. Bazıları ciddi konuların masaya getirilip tartışıldığı toplantılar oluyor geçtiğimiz sene olduğu gibi.

Geçtiğimiz sene COP27’de daha önce konuşulmaya fazla cesaret edilmeyen kayıp ve zararlar konusu ilk defa masaya getirildi. Bildiğiniz gibi, iklim krizine neden olan ve olmaya da devam eden gelişmiş ülkeler genelde bu krizin olumsuz sonuçlarından en çok zarar gören ülkeler arasında bulunmuyor. En fazla zarar gören ülkeler, genelde Afrika ve Güney Asya ülkeleri gibi, iklim krizinin oluşmasına da en az katkıda bulunan ülkeler. Bundan dolayı da en fazla zarar gören ülkeler en fazla zarara neden olan ülkelerden bu zarar ve kayıpların en azından maddi kısmının giderilmesine destek olmalarını istiyorlar. COP27’de gelişmiş ülkeler özellikle Avrupa Birliği’nin baskısıyla bu kayıp ve zararlar konusunda bir fon kurulmasına karar verdiler, ancak bu fonun çalışma detaylarını belirlemeyi bu seneki toplantıya bıraktılar.

Bu seneki toplantıdaki ana beklenti, kayıp ve zarar fonunun işleyişi, kimlerin ne kadar katkı verecekleri, kimlerin ve ne kadar yardımı nasıl temin edecekleri gibi hususların belirlenmesi olacak. Özellikle birilerinin para vermesi gerektiği için o para verecek kişilerin de bu toplantıda olup ne kadar destek vereceklerini belirlemeleri gerekiyor. O nedenle de hangi devlet başkanlarının katılacağı aslında toplantıdan hangi çıktıların elde edileceği konusuna COP28 öncesinde ışık tutabiliyor.

COP28’e ABD Başkanı Biden, Çin Devlet Başkanı Xi ve Rusya Devlet Başkanı Putin katılmayacak. Biden ve Xi iki hafta önceki toplantılarında zaten görüşeceklerini görüştüler ve kayıp- zarar fonuna ne derece destek verecekleri masada bile değildi. Dünyanın bu iki büyük finansörü masaya gelmediği müddetçe de ciddi bir sonuca ulaşılmasını beklemek hayal olur.

Ülkemiz de COP26’ya cumhurbaşkanı, COP27’ye bakan düzeyinde katılım sağladıktan sonra COP28’e sadece başkanlık seviyesinde katılım yapmayı planlıyor duyduğumuz kadarıyla. Bunlardan çıkan hava da aslında bu toplantıdan kimsenin ciddi bir beklentisi olmadığı yönünde.

İklim krizinin en büyük sebebi insanların kömür, petrol ve doğal gaz yakmasıdır. Bu krizi durdurabilmenin tek yolu da kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmaktır. COP28 toplantısının en büyük petrol ve doğal gaz ihracatçılarından biri olan Birleşik Arap Emirlikleri’nde yapılıyor olması da aslında bize bir sonuç çıkmayacağını gösteriyor. COP toplantılarının yapılacağı ülke bir sene önceki toplantının sonundan itibaren tüm dünyadaki iklim krizini durdurmaya yönelik çalışmaların liderliğini ve yön belirleyiciliğini yapar. Birleşik Arap Emirlikleri’ne bu toplantı sorumluluğunun verilmiş olması iklim krizini durdurma yönünde yapılan tüm çalışmalarla dalga geçmek anlamına gelir. Bunun arkasındaki en önemli sebep de aslında gelişmiş ülkelerle petrol üreticisi ülkelerin ortaklaşa bir başka yola sapmaya karar vermiş olmalarıdır.

Politik açıdan bakıldığında insanları alışkın oldukları bir şeyden vazgeçirmek oldukça risklidir. Oysa ellerindekinden vazgeçmeden yeni bir teknolojiye geçmek ve değişimi o yolla sağlamak çok daha kolaydır. Bu bağlamda gelişmiş ülkelerin amacı insanlarını fazla tedirgin etmeden fosil yakıtları biraz azaltmak, ama bunun ötesinde ciddi teknolojik yatırımlarla yenilenebilir enerjiye ve elektrifikasyona ağırlık vermektir. Bu istenilen hızda iklim krizini durdurur mu? Asla. Ama hem ülkeler bir şeyler yapıyormuş gibi görünür hem de ekonomik ve teknolojik üstünlüklerini elden bırakmazlar. COP28, Dubai’de oynanacak oyun da budur.

Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri yenilenebilir enerjinin liderliğine soyunmak istemektedir. Elbette bu geçen seneden bu seneye uzanan bir yolculuk değildir. BAE son on yıl içinde teknolojiye büyük yatırımlar yaparak kendisini teknoloji alanında aranan bir ülke konumuna getirmek istiyor. Oldukça büyük bir yatırım yaparak Mars’ın yörüngesine bir uzay aracı göndermeleri bu gösterinin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Devamında da COP28’de dünyayı iklim krizinden kurtaracak yenilenebilir enerjinin de merkezinde olmak istiyorlar. Özellikle ciddi güneş enerjisi potansiyeli olan bir bölgede kurulacak enerji üssü ile bir yandan gelişmekte olan ülkelere yenilenebilir enerji açısından teknoloji transferi ve ihracat yaparken gelişmiş ülkelere de sadece fosil yakıtlar değil tüm enerji sistemlerinde var olduklarını göstermek amacındalar. Bunun yanında son yıllarda yaptıkları emlak yatırımlarıyla da kendilerini diğer petrol üreticisi ülkelerden ayırarak petrol sonrası dünyada kendilerine ayrıcalıklı bir yer bulmaya çalışıyorlar.

Almanya ve Fransa bu toplantıdan iklim krizini durdurma açısından anlamlı bir karar çıkmayacağını biliyorlar. Fosil yakıtların azaltılması açısından şimdiye kadar alınabilecek en anlamlı karar “şiddeti azaltılmamış - unabated” fosil yakıt enerji sistemlerinin yasaklanması şeklinde tanımlanıyor. Bunu günlük dile tercüme edersek, havaya karbondioksit saçmayan kömürlü termik santraller kurmanız yasak değil. Ancak buradaki sorun henüz elimizde kömürlü termik santralden çıkan karbondioksidi yakalayıp çok uzun süre saklayacak bir teknoloji olmamasıdır. Yani gelişmiş ülkeler bu jargonu kullanarak hem kendilerini hem de bizi kandırdıklarını düşünüyorlar. Çoğu yerde de şu anda var olmayan ve gelecekte var olabileceğini umdukları teknolojilere dayanarak fosil yakıt salmaya devam edilmesine destek oluyorlar. Bu nedenle en azından devletleri sorumlu kılabilmek için devlet yatırımları hariç kömürlü termik santrallere izin verilmemesi gibi bir karar çıkartmayı umuyorlar. Bu tür bir karar çoğu ülkenin de destekleyebileceği, hatta Hindistan’ı bile ikna edebilecekleri bir karar olabilir, ama kömürden elektrik üretecek yeni santral açılmasına karar verebilmek bile yeterli olmayacak.

Kısacası, ülkeler ve şirketler önümüzdeki on beş gün Dubai’deki panayırda bir araya gelecekler ve iklim konusunda neler yapılması gerektiğini konuşup ayrılacaklar ve bir sene daha ciddi bir şey yapılmadan geçecek.

Bu yazı T24 İnternet Haber Sitesi'nde yayımlanmıştır.

Not: Bu yazının yayımlanmasından sonra Sayın Cumhurbaşkanımız ve Çevre Bakan Yardımcımız COP28 toplantısına katılım sağlamıştır.

20 Kasım 2023 Pazartesi

Onarıcı Tarım

Onarıcı tarım, tüm ekosistemin sağlığını, yalnızca verimi artırmayla ilgilenen geleneksel tarım yöntemlerinin üstüne koyan, tarımdaki bir düşünce değişikliğidir. Temelde amaç, tarımda kullanılan kaynakları yalnızca korumak yerine, yenilemek ve eski haline getirmektir.

Bu düşünce yapısı, toprağı beslemek amacıyla çok çeşitli yöntem ve fikirleri içerir. Onarıcı tarımda örtü bitkileri, tarımsal ormancılık, toprak işlemenin en aza indirilmesi, çeşitli ürün rotasyonları ve hayvancılığın ürün sistemlerine dahil edilmesi gibi tekniklere odaklanır. Bu teknikler hep birlikte toprak sağlığının iyileştirilmesine, biyolojik çeşitliliğin artırılmasına, suyun korunmasına ve karbonun toprakta tutulmasına yardımcı olur.

Toprak sağlığının korunması onarıcı tarımın temel fikirlerinden biridir. Üretken ve sürdürülebilir tarım büyük ölçüde sağlıklı ve yaşayan bir toprağa bağlıdır. Bu strateji sağlıklı bir toprak mikrobiyomunu yani toprağın içinde yaşayan solucanlardan bakterilere kadar tüm canlıların varlığını teşvik eder. Canlı bir toprak besin döngüsünün temelini oluşturur ve toprağın organik maddesini artırır. Bunu başarabilmek için de toprak işlemeyi en aza indirmek ve yararlı toprak organizmalarına zarar veren tüm kimyasal girdilerden kaçınmak gereklidir. Ayrıca örtü bitkileri ve dönüşümlü otlatma gibi yenileyici yöntemler, atmosferik karbondioksidi toprakta depolayarak iklim değişikliğinin etkilerini hafifletmeye yardımcı olur. Toprağın dirençliliğini ve su tutma özelliğini artırarak, yalnızca sera gazı salımlarını azaltmakla kalmaz, aynı zamanda aşırı hava olaylarının toprak ve ürünler üzerindeki etkilerinin de azaltılmasına yardımcı olur.

Ülkemizde olduğu gibi binlerce yıldır tarım yapılan bölgelerde endüstriyel tarımın da iyice ağırlığını hissettirmesiyle toprak artık yorulmuştur. Modern tarım bu yorgunluğu her geçen gün artan bir kimyasal kullanımı ve toprak işleme ile gidermeye çalışmaktadır, ancak bu yöntemlerin hem maddi hem de çevresel etkileri ve zararları bulunmaktadır. Onarıcı tarımın temeli bu çevresel etkileri en aza indirirken tarımsal üretimi en azından olduğu seviyede tutmaya ve çoğu noktada da artırmaya dayanır.

Sürdürülebilir gıda üretimine yönelik umut verici bir yol, doğal ekosistemleri taklit eden ve doğaya karşı değil doğayla birlikte çalışan onarıcı tarım tarafından sağlanmaktadır. Bu yöntemler daha sağlıklı ürünler üretmenin yanı sıra ekosistem hizmetlerini de iyileştirir, uzun vadeli tarımsal dayanıklılığı teşvik eder ve genel olarak çevre sağlığını destekler. Çevrenin ve küresel gıda sistemlerinin karşı karşıya olduğu çok sayıda acil sorun nedeniyle, insani gelişmenin bugün ulaştığı noktada onarıcı tarım göz ardı edilemeyecek seviyede önem taşımaktadır. Onarıcı tarım sürdürülebilir gıda üretiminin ötesinde çeşitli ekolojik faydalar da sunar:

Toprak Bozulması ve Kaybı: Yaygın toprak erozyonu ve verimliliğin azalması, geleneksel tarım uygulamalarının sonuçlarıdır. Onarıcı tarım, uzun vadeli gıda üretiminin sürdürülebilirliği için gerekli olan toprak sağlığını aktif bir şekilde yeniden tesis ederek bu kayıplara bir yanıt sağlar.

İklim Değişikliğinin Azaltılması: Sera gazı salımlarının önemli bir kısmı tarımsal uygulamalardan kaynaklanmaktadır. Toprağı onaran uygulamalar topraktaki karbonun tutulmasını artırıp enerji gerektiren tarımsal girdileri azaltarak iklim değişikliğinin etkilerini azaltmanın bir yolunu sağlar.

Biyoçeşitlilik Kaybı: Endüstriyel tarım yöntemleri, habitat tahribatına ve biyolojik çeşitlilik kaybına neden olmuştur. Onarıcı tarım, farklı bitki ve hayvan türlerinin birlikte varlığını sürdüren çeşitli ürün sistemleri kullanarak biyolojik çeşitliliği teşvik eder.

Su Tasarrufu: Malçlama, örtü bitkileri ve iyileştirilmiş toprak yapısı gibi yenileyici tarım teknikleri, su kıtlığının küresel bir sorun haline geldiği bir dönemde suyun korunmasına ve mahsuller için kullanılabilirliğini artırmaya yardımcı olur.

Aşırı İklim Koşullarına Karşı Dayanıklılık: Onarıcı tarım uygulamaları, tarım sistemlerinin iklim değişikliğinin neden olduğu sık ve şiddetli hava olaylarına karşı daha dayanıklı olmasına yardımcı olur. Sağlıklı toprakların kuraklık, sel ve diğer aşırı hava olaylarına karşı dirençliliği daha yüksektir.

Onarıcı tarım, esas olarak endüstriyel tarım uygulamalarının eksikliklerini gidererek ekolojik sağlığa, uzun vadeli sürdürülebilirliğe ve çevresel zorluklar karşısında dayanıklılığa öncelik verir. Bu, tarım ve çevrenin daha sürdürülebilir ve barışçıl bir arada yaşamasına yönelik önemli bir adımdır.

Onarıcı tarımın bir diğer amacı, dayanıklı ve kendi kendini idame ettirebilen ekosistemleri teşvik etmek için tarım sistemlerindeki dış kimyasal girdilere olan ihtiyacı azaltmak veya mümkünse tamamen ortadan kaldırmaktır. Bunun başarılması için öncelikle toprağı tanımak ve toprağın neye ihtiyacı olduğunu bilmek çok önemlidir. Bugün toprak yapısını iyileştirmek ve bitkileri güçlendirmek için kullanılan çoğu kimyasal zaten doğada bulunur. Önemli olan kadim bilgileri modern teknoloji ile harmanlayarak toprağın ve bitkilerin neye ihtiyacı olduğunu öngörmek ve bu ihtiyaçları mümkün olduğunca sürdürülebilir biçimde sağlamaktır. Bu noktada ihtiyaçlar her zaman doğal yöntemlerle karşılanamayabilir ve bazı mikro besleyicilerin kimyasal yöntemlerle takviyesi de faydalı olabilir, ama öncelik daima doğanın bizlere sunduğu imkanlardan faydalanmaktır.

Sonuçta, ağırlıklı olarak dış kimyasal girdilere bağlı kalmak yerine, tarımsal üretkenliği desteklemek için ekosistem hizmetlerinden, biyolojik çeşitlilikten ve doğal süreçlerden yararlanmamız sürdürülebilirlik için olmazsa olmazdır. Onarıcı tarım tekniklerinin toprak sağlığını iyileştirmekte kullandığı bazı yöntemler şunlardır:

Mahsul Rotasyonu ve Örtü Bitkisi: Fazla gübre gerektiren bitkileri baklagilli örtü bitkileri ile dönüşümlü olarak kullanarak topraktaki nitrat ve fosfat seviyelerini doğal olarak artırabilirsiniz. Yonca veya yonca gibi baklagiller, toprağa nitrojen sabitleyen bakterilerle simbiyotik bir ilişkiye sahiptir. Azotun bu zenginleşmesi topraktaki canlılığı da doğrudan etkiler.

Kompostlama ve Organik Madde İlavesi: Toprağa kompost ve organik madde eklenmesiyle toprağın verimliliği giderek artırabilir. Gübre veya bitki artıkları gibi organik maddelerin bakteriler tarafından ayrıştırılması toprağa ihtiyacı olan kimyasalları sağlar ve suni gübrelere olan ihtiyaç azalır.

Mikrobiyal Aktivite ve Toprak Sağlığı: Verimli mikrobiyal popülasyonlar ve yüksek organik madde içeriğine sahip sağlıklı topraklar, toprağın besin döngüsünü destekler. Yararlı toprak mikropları, aşırı inorganik girdiye ihtiyaç duymadan, organik maddeyi parçalayarak ve bitkilerin kullanabileceği formlarda kimyasalları açığa çıkararak bitki beslenmesine katkıda bulunur.

Toprak İşlemenin Azaltılması: Azaltılmış toprak işleme gibi teknikler topraktaki mikrobiyal toplulukları ve toprak yapısını korur ve bitkilerin besine ulaşabilirliğini artırır.

Onarıcı tarım temelde endüstriyel tarıma kıyasla tartışmasız olarak daha sürdürülebilirdir. Ancak, her zaman karşılaştığımız en önemli soru, onarıcı tarım yöntemlerinin 8 milyar insanı beslemeyi nasıl başarabileceği üzerinedir. Burada üç ayrı noktaya dikkat çekmemiz gerekiyor. Öncelikle sürdürülebilirlik hiçbir zaman bir tek olgunun kendi başına ayakta durduğu bir yapı değildir. Sürdürülebilirlikten bahsediyorsak sistem düşüncesini de merkeze almamız gerekir. Bugün için en önemli sorunumuz gıda üretim sisteminin doğru kurgulanmamış olmasıdır. Yani, öncelikle gıdanın fazla üretildiği yer ile ihtiyacın yüksek olduğu yeri küreselleşme birbirine bağlamakta yetersiz kalmaktadır. Dolayısıyla amaç her toplumun kendi ihtiyacını sağlayacak kadar üretim yapabilmesidir. Bunun için de tarım arazisi vasfını yitirmiş yerleri tekrar tarıma kazandırmamız gerekiyor ki bunu endüstriyel tarım yapamaz ve yapmayı kazançlı da bulmaz.

İkinci sorunumuz, gene küreselleşme ve gıda sistemimizle ilgili olarak ortaya çıkan gıda kayıpları ve israftır. Bugün yeryüzünde üretilen gıdanın yaklaşık yarısı çöpe gitmektedir. Çöpten de kastım, bir yığın halinde çürümeye terk edilip atmosfere bolca metan gazı salınmasına neden olmasıdır. Gıdanın tamamen tüketilmesini sağlamak elbette zordur ama biz gıdanın yarısını çöpe attığımız müddetçe yakın gelecekte 8 milyar kişiyi herhangi bir tarım yöntemi ile beslemek mümkün olmayacaktır.

Son olarak, bugün ürettiğimiz bitkisel gıdanın önemli bir kısmı hayvansal gıda üretiminde kullanılmaktadır. Bu sistem sürdürülebilir değildir. Yeryüzündeki insanların tamamı gelişmiş ülkelerdeki insanlar kadar hayvansal gıda tüketecek olsalar bu kadar insanı besleyecek gıda üretmek imkansız hale gelir.

Ancak, gıda üretimini yeryüzünün tamamına yayıp, gıda israfını azaltıp ve hayvansal gıda tüketimini de makul bir seviyeye indirdikten sonra onarıcı tarım tekniklerini kullanmak hepimiz için yeterli gıdayı üretecektir. Ama bildiğiniz gibi bunların olabilmesi için de hepimizin hem düşünce tarzımızı hem de gıda sistemimizi değiştirmemiz gerekiyor ki asıl zor olan o, yoksa onarıcı tarım gayet mantıklı ve uygulanabilir bir yöntem.

Bu yazı Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır.

18 Kasım 2023 Cumartesi

İklim krizini durdurmak için ne yapmalıyız?

İklim krizini durdurmak için ne yapmalıyız? Bu soruya 140 karakter ile cevap vermeye çalıştığınız zaman mutlaka bir şeyi eksik bırakıyorsunuz, hatta belki de sadece bir şeye yüklenip geri kalan çoğu şeyi eksik bırakıyorsunuz. O nedenle uzunca yazıp, sonra soranlara da bu yazıyı referans vermeye karar verdim. Sizlerin de eklemeleri olursa gelecekte daha da düzeltilmiş ve genişletilmiş bir sürümünü yayımlayabiliriz. Şimdi başlayalım sıralamaya, bu sıralama benim aklıma gelen sıralama, önem sırası değil çünkü bunların tümünü yapmak zorundayız:

Hayatımızda iklim krizini en üst sıraya koyup geri kalan her şeyi buna göre değerlendirmek zorundayız. Attığımız her adımda, aldığımız her kararda aklımızın bir köşesinde o adımın ya da kararın iklim krizine yapacağı etkiyi de bulundurmalıyız. Aslında sadece bu maddeyi yazmak bile yeter ama gelin bu maddenin neleri kapsadığına da bakalım.

Satın aldığımız her şeyde iki soru sormalıyız: “Buna gerek var mı?” ve “Bu ne kadar sera gazı salımına neden oldu?” Almanıza gerek yoksa ama fazla salıma da yol açmadıysa kararı sosyal faydasına bırakın. Yalnız bu sadece şu anlama gelmiyor: “Benim satın alma kararlarım aslında iklim krizinin tetikleyicisi oluyor.” Sizin satın alma kararlarınız iklim krizine kısmen neden oluyor, ama diğer kısmın sorumluluğu da o nesneleri üretenlerin ya da üretilmesine neden olanların sorumluluğudur. Bu kısma aşağıda değineceğiz, fakat unutmayın, siz satın almazsanız onlar da üretemezler.

“Biz satın almazsak, onlar da üretemezler.” olmuyor çoğu zaman, çünkü biz almasak da başkaları alıyor. Haklısınız, o zaman bir sonraki madde, satın aldığımız her şeydeki doğru davranışımızı olabildiğince çok kişiye yaymaya çalışmak. Yani içinde yaşadığımız krizin temelinde bir üretim ve tüketim çılgınlığının yattığını elimizden geldiğince anlatmak zorundayız.

“Ama biz satın almazsak, onlar da üretmezlerse çalışanlar aç kalır.” Hayır, kalmaz, yeter ki bu üretim ve tüketim hakkaniyetli biçimde yapılsın. Dolayısıyla bir ürün ya da hizmeti alırken sadece ne kadar sera gazı saldığına değil, aynı zamanda ne kadar adaletli üretildiğine de bakmamız gerekiyor. Paranın çoğunu patron ve hissedarlar alıyor, işçiler de parasız geziyorlarsa siz satın alarak patronu ve hissedarları zengin ediyorsunuz demektir. Ancak tüm bunların bilinebilmesi için de sistemin şeffaf olması gerekir, dolayısıyla en başta yapmamız gereken tüm üretim süreçlerinde şeffaf olan kurumları elden geldiğince desteklemektir, yoksa sistem kapalı kapılar ardında bildiğini okumaya devam eder.

Hayat tarzımızı değiştirmek zorundayız. Son yirmi senede yaşadığımız gibi gelecek on senede de yaşayacak olursak yeryüzündeki yaşam bizimle birlikte bir uçurumdan aşağıya yuvarlanacak. Dikkat edin lütfen, “gelecek yirmi senede” demedim, çünkü önümüzde o kadar zaman kalmadı. Büyük değişiklikleri şimdiden görmeye başladık, yirmi seneye başka bir dünyada yaşıyor olacağız. O dünyayı istemiyorsak şimdi harekete geçmek zorundayız. Peki “hayat tarzımızı değiştirmek” ne anlama geliyor? Bir sabah kalktınız, birçok şey yaptınız, gece yattınız ve bunu bir sene boyunca devam ettirdiniz. İşte bu süredeki pek çok şey değişmek zorunda. Sabah kahvaltıda ne yiyip, ne içtiniz, üzerinize ne giydiniz, odanızın sıcaklığı neydi, işe ya da okula neyle gittiniz, okul ya da iş ne kadar uzaktı, hatta o işi olduğunuz yerden de  yapamaz mıydınız, öğlende ya da akşam ne yediniz, gün boyu neler satın aldınız, bulunduğunuz ortamda kaç lamba yanıyordu, tatile gittiniz mi, ne kadar uzağa gittiniz, yediğiniz şeyler ne kadar ayak izine sahipti, ne kadar uzaktan gelmişti, üzerinizdekini neyle yıkadınız, nasıl kuruttunuz, neden o kadar sık yıkadınız, şart mı o kadar uzun süre duşta kalmanız, bunlara benzer günlük yaşamla ilgili binlerce soru sorabiliriz ve o soruların önemli bir kısmı oldukça sıkıcı olacaktır. Değişmemek için de neredeyse tümü için çoğumuzun güzel sebepleri var ve olmaya da devam edecek. Ama değişmezsek yolun sonuna geldik.

Sadece bizim değişmemiz yetmiyor, hepimizin değişmesi gerekiyor. O nedenle bir kez daha, bu değişim için herkesi zorlamak zorundasınız. Bıktırana kadar konuşmak zorundasınız. Gerekiyorsa en sevilmeyen kişi olun, hiç önemli değil, önemli olan bu krizi olabildiğince zayıflatmamız, hatta mümkünse engellememiz.

İklim krizini çözebilmenin tek yolu sistemin değişmesidir. Gelişme herkesin özel arabasıyla istediği yere gitmesi değil herkesin toplu taşıma ile istediği yere gidebilmesidir. Bazılarımız metrobüse mahkumken diğerleri dev gibi araçlarıyla benzin tüketerek aynı yolda gidiyorsa, metrobüstekine “ama sen para kazanırsan o araçlardan alma metrobüse devam et” denilemez. O nedenle de gerek ülkeler içinde gerekse de ülkeler arasındaki gelir ve sınıf eşitsizliğini azaltmamız gerekiyor.

İklim krizi bir sıfır-bir problemi değildir. Başımıza gelebilecek felaketlerin de dereceleri vardır. “Nasılsa yeryüzü bir felakete gidiyor, boşver o zaman yansın!” demek kolaydır. Ama bilelim ki hepimizin taşıdığı bir damla su yangını söndürmese de etkisini azaltabilir, onun için umutsuzluğa kapılmadan çaba sarf etmeye devam etmemiz gerekiyor.

Son olarak da, eğer devletler iklim krizinin önemine inanmazlarsa çözüm bulmak imkansızlaşır. Devletlerin bu konuya önem vermeleri de kendi öz bilgilerinden kaynaklanmaz. Halk neyi ısrarla isterse devletler de onu “genelde” ön plana çıkartırlar. Biz devletten ve hangi partiden olursa olsun siyasetçilerden ağırlıklı olarak iklim krizini ön plana çıkartmalarını istersek onlar da bunu konuşmaya mecbur kalacaklardır. Dolayısıyla her ortamda ve her şartta iklim krizini ve siyasetçilerin buna karşı harekete geçmeleri gerektiğini bolca dile getirmek, bu yönde oy kullanmak ve hesap sormak zorundayız, devletleri harekete geçirmenin başka çaresi de yok.

Hepimiz aynı fırtınadayız, ama hepimiz aynı gemide değiliz. Bazılarımız daha sağlam gemilerde, bazılarımız da kayıklarda hayatta kalmaya çalışıyor, ama fırtına kötüleştikçe herkesin şansı azalacak, o nedenle de birlikte çalışarak bu sorunu çözmemiz, çözemezsek de olabildiğince hafifletmemiz gerekiyor. Başka dünya yok.

Bu yazı Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır.