14 Eylül 2023 Perşembe

Kurallara uymayanlar az cezayla kurtuldukları sürece...

Bu sene içerisinde mecliste görüşülmesi beklenen iklim kanun tasarısının iki önemli bileşeni olmalı. İlki iklim krizini nasıl durdurabiliriz? İkincisi de biz elimizden geleni yapsak da freni patlamış kamyon gibi yokuş aşağıya hızlanarak giden küresel ısınmaya karşı kendimizi nasıl koruyabiliriz? İkinci kısmı bir diğer yazıya bırakarak birinci kısma odaklanacak olursak, her cümlede kendimize sormamız gereken bir soru olacak: Bu, iklim krizini durdurmaya yarayacak mı?

Ülkemiz bugün için senede yaklaşık 525 milyon ton sera gazı salıyor. Hedefimiz ise 2053 yılında bu değeri sıfıra indirmek. Mantıklı olan önümüzde 30 sene olduğuna göre her sene 525/30 = 17,5 milyon ton azaltım yapmaktır. Her sene 17,5 milyon ton azaltım yapacağımıza göre bunu sektörlere dağıtır ve her sektörün azaltım miktarını belirleriz. Sonra her sektörün kendi içinde bu azaltım miktarını şirketlere ve kuruluşlara pay eder ve sene sonunda bu kadar azaltım yapmış olmalarını bekleriz. Ancak olay bu kadar basit değil. Öncelikle azaltımlar doğrusal olarak değişmeyecek. Yani, hızlı azaltılabilecek alanlar harekete geçtiklerinde ilk senelerde hızlı bir düşüş meydana gelecek, sonra da düşüşün hızı zor azaltım olan sektörler nedeniyle yavaşlayacak. Aynı sektör içerisindeki değişik şirketler arasında bile kolay ve zor azaltım yapabilme kapasitesi nedeniyle farklılıklar oluşacak. Kısacası, olay bu kadar basit değil. Biz yine de tüm bu hesapların hakkaniyetli biçimde yapılabildiğini varsayalım. Bunun sonunda her sene ortalamada 17,5 milyon ton azaltım yapabilirsek hedefi tutturabiliriz.

Bu azaltımı yapabilmek için önümüzde kabul edilen iki yöntem var: Karbon piyasası ve karbon vergisi. Karbon vergisi nispeten kolay anlaşılan ve kolay uygulanabilecek bir çözüm. Saldığımız her ton karbon için 30 bin TL vergi verirsek gerekli azaltımı ülkece sağlayabiliriz. Toplanan bu vergiyi yenilenebilir enerjiye harcayabiliriz ya da her vatandaşa eşit olarak dağıtabiliriz, hatta aklınıza gelen başka bir yöntemi uygulayabiliriz. Ancak neoliberal ekonomik sistem bu vergi işinden hiç memnun olmadığı için gelişmiş ülkeler karbon vergisinden uzak duruyorlar.

İkinci ihtimal de karbon piyasası, yani her şirketin ne kadar karbon salmaya izni olduğu önceden belirlenecek, daha fazla salanlarla daha az salanlar aralarında haklarını takas edecekler ve sonunda senelik ortalama 17,5 milyon ton azaltım sağlamış olacağız. Bu usul de kağıt üzerinde gayet hoş görünüyor. Ama detaylara geldiğimizde çok önemli problemler barındırıyor.

Öncelikle, ülkemizin bir azaltım hedefi yok. Yani, ortada “17,5 milyon ton azaltmalıyız” diye bir kural yok. Durum böyle olunca da neyi şirketlere pay edip bundan fazla salamazsınız denilecek? Bugün devletimiz sınırları içinde karbondioksit salmak serbest. Kısıtlı olmayan bir metanın ticareti de yapılamaz bildiğim kadarıyla. Henüz hiçbirimiz aldığımız nefese para vermiyoruz. O nedenle karbon piyasasının çalışabilmesi için öncelikle ülkemizin bir azaltım sözü vermesi gerekiyor. O azaltım sözü olmadan karbon piyasası da olamaz.

Diyelim bir azaltım sözü verdik. O zaman karşımıza ikinci sorun dikiliyor. Aslında bizi kendi usullerimize bıraksalar bizim azaltım yapacağımız ya da karbon piyasası kuracağımız yok, ama Avrupa Birliği, Yeşil Mutabakat söylemine dayanarak ihracattan karbon vergisi alacağını söylediği için biz de mecburen bir karbon piyasası kurmak zorunda kalıyoruz. Yalnız, sadece bir karbon piyasası kurmuş olmak bizi kurtarmıyor. O piyasada karbonun el değiştirme bedeli AB piyasasındakine eşit olmak zorunda, yoksa aradaki farkı gene AB ihracatçıdan talep ediyor. Yani, AB piyasasında karbonun tonu bu sene 100€ ise, bizim piyasada da 100€ veya üzerinde olmak zorunda. Bu da doğal olarak konuyu vereceğimiz azaltım sözüne geri getiriyor. Eğer şu anda olduğu gibi bir azaltım sözümüz olmazsa kurulacak piyasa, gönüllü bir piyasaya dönüşür, gönüllü piyasalarda da karbonun fiyatı 1-2€ civarındadır. Bu fiyat da bizim ihracatçımızı sınırda vergi yükünden kurtarmaz. O noktada da vereceğimiz azaltım sözünün fiyatı 100€ civarına taşınması gereklidir ki bunu öngörebilmek oldukça zor bir problemdir. Velev ki bunların hepsini yaptık ve en son noktaya geldik. Artık karbon fiyatının 100€ olduğu bir piyasamız var ve tüm şirketler bu piyasada takas yapıyorlar. O zaman da karşımıza çok daha zorlu bir problem çıkıyor.

Bir şirket kurallara uymazsa ne olacak? Yani kendisine tanınan kotanın çok üzerinde salım yaparsa ve takas yapmayı da kabul etmezse bunun yaptırımı ne olacak? Özellikle de bu şirket AB’ye değil de Afrika’ya ihracat yapıyorsa ne yapacağız? AB bunun çözümünü piyasadaki karbon fiyatının oldukça üzerinde bir ceza uygulayarak bulmuş. Karbonun piyasadaki fiyatı ton başına 100€ ise, sisteme uymayanlara 150€ ceza kesiyor ve bu şekilde sisteme uymak şirketler açısından avantajlı hale geliyor. Şimdi ülkemizi düşünün. İhracat yapan bir şirkete ceza kestiniz diyelim ve şirket bunu ödemedi. Nedir bunun yaptırımı? Ne yazık ki yok! Bir dönem sonra bir vergi affı geliyor ve şirket bunun onda birini ödeyerek cezadan kurtuluyor. Ülkemizdeki sistem işini düzgün yapanın bedel ödediği bir sistem olduğundan böylesi bir 150€ cezanın işlemeyeceğini kolayca görebiliyoruz. Ceza 15€ seviyesine düştüğü zaman da piyasada 100€ seviyesinde takas yapmanın herhangi bir anlamı kalmıyor.

Elbette daha şirketlerin doğru ölçüm ve bildirim yapmaları, bunun bağımsız denetçiler tarafından izlenmesini, düzgün veri tutulmasını ve bu veriye güvenilmesini, arada da büyük ölçekli kaçaklar olmamasını konuşmadık. Dolayısıyla sistem kağıt üzerinde çok güzel duruyor olabilir, ama ülkemizin ekosistemi içerisinde çok değişik sebeplerden dolayı çalışması pek kolay değildir. Biliyorsunuz, sosyal bilimlerde çokça kullanılan bir mahkumların ikilemi analojisi vardır. Benzer şekilde en faydalı çözüm herkesin kurallara uygun hareket etmesidir, ama eğer kurallara uymamanın bedeli çok düşükse oyuncuların kurallara uymak için fazla bir istekleri kalmaz. Bizde de kurallara uymayanların oldukça ucuz kurtardıkları bilindiğinden, karbon piyasasının olması ve gerektiği şekilde çalışması neredeyse imkansızdır.

Bu yazı 15 Eylül 2023'te T24 İnternet Haber Sitesi'nde yayımlanmıştır.

1 Eylül 2023 Cuma

Şirketlerin Yeryüzüne Verdikleri Zararın Bir Bedeli Olsa

 İklim krizi neden bu boyuta geldi biliyor musunuz? Çünkü şirketlerin yeryüzüne verdikleri çoğu çevresel zararın bir bedeli yok. Saldıkları sera gazlarının ise hiçbir bedeli yok. Dolayısıyla da çevreye zarar vermek çoğu zaman şirketlere bedavaya geliyor. O zaman neden çevreyi korumak için çaba göstersinler ki? Bizler de yaptığımız tüketici seçimleri ile çevreyi ve iklimi koruyan şirketleri desteklemeyince konu sadece şirket sahiplerinin ve bazen de paydaşlarının iyi niyetine kalıyor. İyi niyetle de ortaya çıkan durumu hepiniz görüyorsunuz.

Peki ya şirketlerin yeryüzüne verdikleri zararın bir bedeli olsa ve şirketler bu bedeli ödemek zorunda kalsalar, o zaman kazançları ne kadar azalırdı? Bu hesabın detayına girmeden önce şunu söylemek gerekiyor. Devletler bizim ödediğimiz vergilerden her sene 7 trilyon doları, dikkat milyon veya milyar değil, trilyon doları, daha fazla kömür, petrol ve doğalgaz tüketilsin diye sübvansiyon olarak veriyorlar. Zaten bu sübvansiyonlar olmasa yeryüzü kısa zamanda temizlenirdi çünkü fosil yakıt şirketleri bu sübvansiyonlar sayesinde ayakta duruyorlar. Ama bunu bir kenara bırakıp asıl sorumuza dönelim: Şirketler verdikleri zararın bedelini ödüyor olsalar ayakta kalabilirler miydi?

İklim krizinin yeryüzüne ve insanlığa verdiği zararı nasıl fiyatlandırabiliriz? Bu çok zor bir soru. Mesela evdeki televizyonunun selde çalışmaz hale gelse ve ev sigortalıysa, sigorta şirketinden alacağınız para ile yeni bir televizyon almanı mümkün olur. Bu şekilde bir fiyat belirlemek oldukça kolay ama ya evi sel basmasından dolayı kaybettiğiniz çocukluk fotoğraflarınız, ya da büyüklerinizden kalan hatıralar? Onların bedeli ne kadar? Hatta can kayıpları kaç para? Dolayısıyla zararın maddi bedelini belirlemek çok zor bir konu. Ama ekonomistler burada orta bir yol bularak bugün için salınan karbondioksidin tonu başına yaklaşık 190 dolarlık bir bedel öngörüyorlar. Bu noktada da şirketlerin verdikleri zararı olmasa bile hala salmaya devam ettikleri bu sera gazlarının bedelini şirketlerden tahsil edecek olsak bu şirketlerin varlıkları üzerinde nasıl bir baskı yaratır sorusuna cevap aranıyor.

Elbette bu cevap şirketten şirkete olduğu kadar sektörden sektöre de değişiyor. Bazı sektörlerin yarattıkları zarar oldukça az olduğundan bunlar saldıkları sera gazı için 190 dolarlık bir bedel ödeseler bile bu bedel onların karlılıklarında önemli bir fark yaratmıyor. Ama enerji üretimi ve dağıtımı, gıda, içecek ve tütün üretimi, genel olarak malzeme üretimi ve taşımacılık sektörleri bir karbon fiyatı oluşması karşısında bugünkü kazançlarının neredeyse tamamını, hatta tamamından fazlasını da kaybedecekler. Tüm sektörler genelinde bakıldığında yeryüzüne verdikleri zarar onlardan alınacak olsa şirketlerin kazançları ortalamada %44 azalıyor.

Peki bu durumda şirketler ne yaparlar sizce? Üstlerine konulan bu ek bedeli hızla tüketicilere yansıtırlar. Neden? Çünkü şirketler karlılıklarını korumak isterler. Şirketlerin karlıklıkları da az sayıda kişinin daha da zengin olmasına yardımcı olur. Oysa yapılması gereken çoğu noktada şirketlerin karlıklıklarının düşmesini kabullenerek çevreye verdikleri zararın azaltılmasıdır, ancak ne yazık ki içinde yaşadığımız neo-liberal sistem bu tür bir değişikliğin yapılmasını düşünmemize bile izin vermiyor.

Bir de şunu unutmayalım, eğer değişim istiyorsak nereye odaklanmamız gerektiğini bu çalışma bize güzelce özetliyor. Zaten karlılıkları doğayı kirletmeye bağlı olmayan şirketleri dönüştürmek hiç de zor değil, ama bunların dönüşmesinden sağlayacağımız çevresel kazanç da oldukça küçük. Oysa çevreye oldukça büyük zarar veren enerji şirketlerinin dönüşümü oldukça zor, ama buna karşılık da elde edeceğimiz çevresel kazanç da o denli büyük olacak. O nedenle hedefimiz çok sera gazı salan ya da salınmasına neden olan şirketler olmalı, işleri zaten fazla sera gazı salmayan sektörler değil.


18 Temmuz 2023 Salı

Ama Sistem Böyle, Ne Yapalım?

Ruh sağlığı alanında “kişi bir problem olduğunu görüyor ve bu problemi gidermek istiyorsa, o kişiye yardımcı olunup çözüm bulunabilir” denilir. İklim krizini ne derece ruh sağlığı alanına benzetmek doğru olur bilmiyorum ama kabullenme konusunda benzer bir sorunumuz var. Problem tüm haşmetiyle henüz karşımızda olmadığı için çoğumuz bir sorunumuz yokmuş gibi yaşıyoruz. Sorunun büyüklüğünü kabul etmediğimiz zaman da çözüm bulabilmek imkansızlaşıyor.

İklim ve çevre sorunları bağlamında iki temel sorunumuz var. İlki, sorunların ne denli büyük olduğunu bilemiyoruz, ikincisi de sorunların büyüklüğünü bilsek bile düşünsel yapımız bunu kabullenip eyleme geçmek istemiyor.

Önce ilkine bakalım, çünkü bilgisizlik nispeten kolay bir sorun. Bilgisizliğin de iki ana nedeni var. Öncelikle, bilim insanları bizleri fazla korkutmak istemiyorlar. Bunun ardında da basit ve istatistiki bir neden var. Gelecekle ilgili öngörülerde bulunuyoruz ve bu gelecek öyle birkaç gün sonrasını değil belki bir yüzyıl sonrayı kapsıyor. Dolayısıyla bilim insanları yaptıkları tahminlerin ortalamalarını bize sunuyorlar. Yani, büyük ihtimalle sıcaklık 3℃ artacak veya büyük ihtimalle deniz seviyesi 1 metre yükselecek gibi öngörüler elde ediyoruz. Ama ortalamalar bize fazla zarar vermez, ikinci sorunumuz da burada, küçük ihtimalli büyük felaketleri beynimiz algılayamıyor. Her zaman zararlı olan aşırı olaylar ve küçük ihtimallerdir. Mesela “2050 yılında %1 ihtimalle İstanbul 50℃ sıcaklığı yaşayacak” diyecek olursam çoğunuz umursamazsınız. Yalnız unutmayın: THY günde 1000’in üzerinde uçuş yapıyor. %1 kaza ihtimali, bu uçuşlardan günde 10 tanesi düşecek anlamına gelir. Dolayısıyla ihtimalleri küçük de olsa uç olayların varlığı bizi korkutmak zorundadır. Günde 10 THY uçağı ya da herhangi bir havayolunun uçağı düşecek olsa bir daha uçağa biner miydiniz?

Sonuç olarak hepimiz bilerek ya da farkında olmadan iklim ve çevre sorunlarını küçümsüyoruz. Sorunun büyüklüğünü kabul etmediğimiz için de çözüm bulmaktansa buluyormuş gibi yapıyoruz. Size çok basit bir hesap vereyim. Bugün atmosferdeki karbondioksit oranı milyonda 425, yani 425 ppm. Bilim bize diyor ki: Eğer bu oran 280 - 350 ppm arasındaysa iklim felaketleriyle karşılaşabiliriz ama bu doğaldır, yani çok uzun sürede bir karşımıza çıkar. 350 - 450 ppm arasındaysak iklim felaketleri yüzlerce yılda birden onlarca yılda bire doğru gelir. Ama 450 ppm’in üzerine çıkıyorsak artık her sene önemli bir iklim felaketi ile karşılaşmamız sürpriz değildir. Bugün 425 ppm seviyesindeyiz ve bu seviye her sene 2-3 ppm artıyor. Yani felaketlerin normal kabul edileceği seviyeye yaklaşık 10 sene var. Peki biz ne yapıyoruz? Bu felaketler bize henüz çok zarar vermediği için zarar vermelerini bekliyoruz ve ancak zarar vermeleri durumunda harekete geçeceğiz.

Bunu kime söylüyorum? Okuyan herkese. Tüm bireylere, tüm şirketlere ve tüm devletlere. Bu problem kimsenin kendi başına çözeceği bir sorun değil ama kimsenin de “benim sorunum değil” dememesi gerekiyor.

Şimdi gelelim durumumuza: İlk dikkat etmemiz gereken konu şu: Hani 350 ppm seviyesini geçersek felaketler sıradanlaşmaya başlar diyorduk ya, ne zaman geçtik 350 ppm seviyesini? Mayıs 1986. Yani bizim Mayıs 1986’dan sonra yana yakıla bu soruna çözüm aramaya başlamamız gerekiyordu. Çözümü 1990’da bulmuş olmalıydık. 2000’de karbondioksit seviyesi tavan yapmış ve bugün 350 ppm seviyesine azalmış olmalıydı. Birlikte ne yaptık? Bir sorun olduğunu kabul edermiş gibi görünerek çözüm ararmış gibi yaptık.

Hepimizin sıkça konuştuğu Paris Anlaşması bu çözüm ararmış gibi yapmanın en önemli örneğidir. Paris Anlaşması az çok 450 ppm karbondioksit seviyesini kendisine hedef olarak belirliyor. 1,5℃ ısınma dediğimiz bu aslında. Tüm ülkeler verdikleri tüm sözleri tutacak olsalar karbondioksit seviyesi 650 ppm ve üzeri olacak. Hani 450 ppm üzerinde felaketler artık günlük olaylar olacak diyorduk ya, Paris Anlaşmasına herkes uyacak olsa seviye 450 ppm değil 650 ppm olacak. Nasıl bir felakete doğru dolu dizgin gitmekte olduğumuzu ve bunu da gerek aramızda yaptığımız sözleşmeler, gerekse de uluslararası anlaşmalarla yaptığımızı görüyorsunuz değil mi?

Şimdi gelelim bize, yani siz, biz ve günlük hayatta karşılaştığımız insanlar. Biz büyük salonlarda toplanıyoruz, birbirimize iklim ve çevre konusunda neler yaptığımızı anlatıyoruz, sürdürülebilirlik hedeflerimizden söz ediyoruz. Hatta kendi kendimize aramızda daha iyi olduklarını düşündüklerimize ödüller veriyoruz ve aynı tas aynı hamam hayata bir yıl daha devam etmek üzere vedalaşıp ayrılıyoruz. Biz yanlış yapıyoruz. Biz bu tür toplantıları 1980’de yapmalıydık. “İnovasyon”, “ESG”, “Sürdürülebilirlik”, “Karbon Ayak İzi” ve “Yaşam Döngü Analizi” bundan 40 sene önce konuşup anlaşıp çözdüğümüz konular olmalıydı. Bugün kendimize “2030 yılına kadar karbon salımlarımı %50 azaltacağım, 2040 yılında %80 azalmış olacak, 2050 yılında da net sıfır olacağım” türü hedefler koyuyorsak en başta söylediğim durumdayız demektir. Biz daha problemin büyüklüğünü anlamadık. Bizim salımları 1990’da karbon salımlarımızı %50 azaltmış, 2000’de azaltımı %80’e çıkartmış, 2010’da ise net sıfır bile değil atmosferden karbondioksit yutan sistemler kurmuş olmamız gerekiyordu. O nedenle lütfen kendi aranızda ne yaparsanız yapın ama bu yaptıklarınızı çok büyük şeylermiş gibi kutlamayın. Hayatımızı ve tüm üretim sistemlerimizi toptan değiştirmek için en az 40 sene geç kaldık. Uçuruma çok az kaldı ve şu anda frene hafifçe basmak yetmeyecek. Kapıyı açıp arabadan atlamamız gerekirken hala frenlerimizin ne derece başarılı olduğunu tartışmak pek de akıllıca gelmiyor bana.

“Ama sistem böyle, ne yapalım?” diyorsunuz, biliyorum. Bundan 20 sene sonra uçurumdan aşağıya düşerken kucağınızdaki torununuz “neden böyle oldu?” diye sorduğunda ona da “ama sistem böyle, ne yapalım?” dersiniz. Bakalım sizi affedecek mi?

Bu yazının orijinali Sürdürülebilir Üretim dergisinde yayımlanmıştır.

26 Mayıs 2023 Cuma

Kırmızı Ringa Balığı Yanıltmacası

İklim değişikliği ve bunun doğada yarattığı kriz insanlığın son 60 bin senede yaşadığı en büyük problemdir. Daha önceki tüm sorunlardan farklı olarak bu sorunun nedeni gene insanlıktır, çözümü bulabilecek olan da insanlıktır. İklim krizinin de bir tane ana nedeni ve o ana nedene bağlı olarak bir tane de çözümü var:

İklim krizi bizim kömür, petrol ve doğal gaz yakarak atmosfere karbondioksit salmamızdan dolayı oluşuyor ve durdurmanın tek gerçekçi yolu da kömür, petrol ve doğal gaz yakarak atmosfere karbondioksit salmayı bırakmaktır. Bu kadar açık ve net. Bunun dışındaki hiçbir çözüm gerçekçi değildir ve işe yaramaz.

Ancak kömür, petrol ve doğal gaz üreten şirketler 2022 yılında tüm Dünya’da tam 4 trilyon dolar kar ettiler, dolayısıyla da bu kazançlarını bırakmak istemiyorlar. Bu nedenle de bizim kafamızı karıştırmak için akıllara gelebilecek her türlü oyuna başvuruyorlar. Çoğumuz da bu oyunlara kolayca kanıyoruz.

Fosil yakıt endüstrisinin çoğu oyunu aslında mantığa gayet uygun geliyor, zaten bunun için de senelerdir yaptıkları işte gayet başarılılar. O nedenle de iklim krizini engellemek için ortaya atılan her türlü fikir ve çözümde sizlerin ana konuyu asla unutmamanız gerekiyor. Ana konudan sapıp başka detayların peşinden koşmaya da tahmin edeceğiniz üzere Kırmızı Ringa Balığı Yanıltmacası (Red Herring Fallacy) adı veriliyor. Bu çoğu zaman o kadar ustaca yapılıyor ki bunu uygulayanlar bile maşa olduklarının farkına varmayarak iyi niyetle hedeften saptırıcı işler yapmaya koyuluyorlar.

Unutmayın: Hedef kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmaktır. Bunun dışındaki her yol bizi hedeften saptırır, dolayısıyla karşınıza çıkan her yolda bu soruyu sormanız gerekiyor, “Benim hedefim kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmak ve bıraktırmak, bu fikir bizi o yolda ilerletir mi?” Eğer cevap hayırsa bu yanıltmacanın kurbanı oluyorsunuz demektir.

Birkaç basit örnek verelim: Uçakla uçtuğunuz zaman uçuşlarınızın neden olduğu salımın karşılığı olarak ağaç diken bir şirkete para veriyorsunuz. Soru: Bu verdiğim para benim neden olduğum salımı azalttı mı? Cevap hayırsa yoldan saptınız demektir. Doğru cevabın ne olduğunu siz de aslında biliyorsunuz.

Benzinli arabanızı bırakıp elektrikli arabaya geçmeyi düşünüyorsunuz. Soru: Elektrikli arabamın kullandığı elektrik sadece güneş ve rüzgardan mı üretiliyor? Cevap hayırsa bir kez daha yoldan saptınız demektir. Kömür ve doğal gazdan elektrik üretilen bir ülkede elektrikli araba kullandığınız için iklim krizine etkinizin olmadığını ya da azaldığını düşünmek saflıktır. Doğru cevabın ne olduğunu siz de aslında biliyorsunuz.

Hepiniz güzelce karbon ayak izlerinizi hesapladınız ve yeni yıl planları gibi gelecek sene şahsi ayak izinizi azaltmaya karar vererek yatağa girdiniz. Soru: Belki siz otobüsle işe giderek ayak izinizi azalttığınızı düşünüyorsunuz ama toplu taşıma sistemi iyileştirilmeden bu bireysel davranışınız toplumun saldığı karbondioksidi ne derece azaltıyor? Bireysel olarak elimizden geleni yapmalıyız ama bunu yaptığımızda bireysel sorumluluğumuz azalmıyor. Biz bir sinek kuşu olabiliriz ama orman hala yanıyor, herkesin ve öncelikle de şirketlerin ve devletlerin yangını söndürmeye yardım etmeleri gerekiyor. Buradaki doğru davranışın ne olduğunu da siz aslında biliyorsunuz.

Toplumlar kendi yöneticilerini seçerler. Bu yöneticilere de nasıl yönetilmek istediklerini söylerler. Biz yöneticilerimizden çok şey istiyoruz ama bu istediklerimizi masaya koyup sorduk mu hiç? “Türkiye kömür, petrol ve doğal gaz kullanmayı ne zaman bırakacak?” Biz ekonomi sorduk, bireysel özgürlükler sorduk, dış politika sorduk, mülteci sorununu sorduk, sağlık sorduk, eğitim sorduk, ama karbondioksit sormadık. Biz sormadıkça da onlar nereye seçilirse seçilsin, kendiliğinden cevap vermeyecekler. Biz de insanlığın önündeki en önemli sorunu engellemek yerine kırmızı ringa balığını kovalamaya devam edeceğiz. Lütfen bir dahaki sefer sormayı unutmayın: Bu, ne kadar karbondioksit salımına yol açıyor?

Bu yazı 26 Mayıs 2023 tarihinde Dünyahali'nde yayımlanmıştır.

23 Mayıs 2023 Salı

IPCC Fazla İyimserdir

James Hansen, Amerikalı bir iklim bilimcidir. 1981-2013 yılları arasında iklim açısından çok önemli verilerin üretildiği NASA Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü'nde (GISS) çalışmış ve bu süre boyunca GISS'in İklim Araştırma Bölümünün direktörü olarak görev yapmıştır. 1988 yılında ABD Senatosu’nda yaptığı tanıklık ile iklim değişikliği sorununa kamuoyunun daha fazla dikkatini çekmiş ve bilimsel bir farkındalık yaratmıştır. Bu ve sonrasındaki aktivizm etkinlikleri ile James Hansen, iklim değişikliği konusunda en bilinen bilim insanlarından biridir. Hansen, iklim değişikliğiyle mücadelede kararlı politikaların ve yenilenebilir enerji kaynaklarının önemini vurgulayan bir savunucudur.

GISS’den emekli olmasına rağmen James Hansen, iklim değişikliği üzerine yaptığı araştırmalara ve etkili iletişimine devam etmektedir. Hazırladığı son makalesinde Hansen iklim bilimi açısından otorite kabul edilen Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ni (IPCC) hedef alıyor.

IPCC genelde iklim krizine inanmayanların ve özellikle de fosil yakıt şirketlerinin hedefindedir. Bu problemin kaynağı ise fosil yakıt şirketlerinin IPCC’nin raporlarını fazla kötümser ve insanları alarma sevk eder nitelikte bulmalarıdır. İklim krizi karşıtları karşımızdaki problemin büyüklüğünü oldukça küçülterek ciddi önlemler alınmasını engellemeye çalışırlar.

James Hansen ise IPCC’yi tam ters açıdan, yani aslında olanı çok daha iyimser göstermekten dolayı eleştiriyor. Eleştiriyi anlatmadan önce arkasındaki bilimden kısaca söz etmekte yarar var:

Güneş’ten Dünya’ya yaklaşık olarak 342 W/m2 enerji gelir. Bu enerjinin bir kısmı uzaya geri yansır, bir kısmı da Dünya’nın yüzeyi tarafından emilir. Emilen enerji Dünya’nın yüzeyini ısıtır, Dünya da bu ısıyı tekrar uzaya yayar. Sonuçta Güneş’ten gelen enerji ile Dünya’nın uzaya yaydığı enerji birbirlerine eşit olursa Dünya’nın yüzey sıcaklığı sabit kalır. Bu iklim sisteminin temel enerji dengesidir. Işınımsal zorlama, iklim sisteminin enerji dengesini değiştiren ve iklim üzerinde etkili olan faktörlerin bir ölçüsü, yani gelen enerji ile giden enerji arasındaki farktır. Eğer ışınımsal zorlama pozitif ise, atmosferde ve yeryüzünde daha fazla enerji tutulur ve iklim sistemi ısınır. Negatif ışınımsal zorlama durumunda ise, daha fazla ışınım yansıtılır ve enerji kaybedilir, bu da iklim sisteminin soğumasına yol açar. Atmosferde ve yeryüzünde gerçekleşen doğal ve insan kaynaklı süreçler, Güneş'ten gelen ışınların atmosferde tutulmasına veya yansıtılmasına neden olur. Bu süreçler; atmosferdeki sera gazları, aerosoller, bulutlar ve yüzey özellikleri gibi faktörler tarafından etkilenir.

Işınımsal zorlama, iklim biliminde iklim değişikliğinin anlaşılması ve modellemesi için en önemli parametredir. Bu zorlama faktörü, iklim değişikliği üzerindeki etkileri değerlendirmek ve iklim modellerini geliştirmek için dikkate alınır. Son yıllarda iklim geleceğini modellemek için kullanılan RCP2.6 veya RCP6.0 gibi değişik senaryolardaki 2.6 ve 6.0 sayıları aslında iklim sisteminin 2100 yılında sahip olmasını beklediğimiz ışınımsal zorlama değerleridir.

Atmosfere saldığımız sera gazları bu ışınımsal zorlama değerinin artmasına, özellikle kömürlü termik santrallerin bacalarından çıkan tozlar da azalmasına neden olur. Son senelerde çevreyi korumak için bacalara takılan filtreler bu tozları azaltarak çevre sağlığına önemli katkıda bulunmuştur ama tozların azalması da ışınımsal zorlamanın ve beraberinde de küresel ısınmanın artmasına neden olur.

Sonuçta bizi ilgilendiren, ışınımsal zorlamadaki artışın Dünya’nın ortalama sıcaklığına nasıl etki edeceğidir. IPCC’nin bu bağlamdaki yaklaşımı ve genel kabulü ışınımsal zorlamadaki her 4 W/m2 artışın yeryüzünün ortalama sıcaklığını 3℃ artıracağı şeklindedir. Hansen ve arkadaşları bu değerin fazlasıyla iyimser olduğunu ve bu değeri kullanarak IPCC’nin toplumu iklim krizinin varacağı nokta açısından iyimserliğe sürüklediğini anlatıyorlar. Son 67 milyon yıl boyunca atmosferdeki sera gazlarının neden olduğu ışınımsal zorlama ve küresel ortalama sıcaklıklardaki değişikliklere bakıldığında her 5,75 W/m2 artış sıcaklıkta 7℃ artışa karşılık geliyor. Bundan dolayı da IPCC’nin gelecekteki sıcaklık artışına dair öngörüleri fazlasıyla iyimser olarak kabul ediliyor. Bu sayılara bakıldığında şu ana kadar Dünya ortalamada 1,2℃ ısınmış olsa da aslında bu ısınmanın 3℃ olması gerektiği anlaşılıyor. Henüz yeryüzünün ortalama sıcaklığının 3℃ artmamış olmasının sebebi okyanusların daha yavaş tepki veriyor olması olarak gösteriliyor. Yani, biz şu anda sera gazı salımına son versek bile Dünya’nın atmosferi gelecekte en az 3℃ ısınacak. Bu nedenle de acilen sera gazı salımına son vermenin yanında Dünya sistemi şimdiye kadar salmış olduğumuz sera gazlarına karşılık vererek ısınmadan atmosferdeki sera gazı miktarını düşürmeye başlamamız gerekiyor.

Biraz fazla teknik de olsa bu makale önümüzdeki sorunların bizim algıladığımızdan çok daha kötü sonuçlar doğuracağını tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Bize düşen James Hansen ve arkadaşlarının söylediklerini dinleyerek karşımızdaki en iyimser görüntüye değil gerçeklere göre davranmaktır, yoksa çocuklarımızın ve torunlarımızın yaşayacakları Dünya karşımızdakinden çok daha kötü olacaktır.

Bu yazı 25.05.2023 tarihinde Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır.

12 Mayıs 2023 Cuma

Füzyon Enerjisi Yeteri Kadar Hızla Kullanıma Giremez

İklim krizine bizim kömür, petrol ve doğal gaz yakarak atmosfere karbondioksit gazı salmamız yol açar. Kömür, petrol ve doğal gazı da karbondioksit salmadan yakmanın bir yolu yoktur. Kömürün yanması demek kömürün içindeki karbonun havadaki oksijen ile birleşmesi sonucu açığa karbondioksit ve ısı çıkmasıdır. Biz bu ısıyı genelde enerji üretmekte kullanıyoruz. Bu ısı ile kazanları kaynatıyoruz, arabaları yürütüyoruz ve elektrik üretiyoruz. Bu ısıyı üretmenin havaya karbondioksit salmayan bir yöntemini bulacak olsak iklim krizi sorununu da çözebiliriz.

Aslında ısı üretmenin kolay bir yolu güneş enerjisini kullanmaktır. Ama bu yöntem güneş olduğu sürece düzgün çalışıyor, geceleri de ya ürettiğimiz enerjiyi saklamak ya da başka ısı üretme yöntemleri kullanmak zorunda kalıyoruz. Bir diğer yöntem de atomları parçalayarak ya da birleştirerek ısı üretmek. Bunu da en azından 80 yıldır beceriyoruz. Ama sorun şu ki genelde bunu bir bomba olması için yaptığımızda başarılı oluyoruz. Elde ettiğimiz ısıdan kontrollü biçimde elektrik enerjisi elde etmek oldukça zor. Bunun için de nükleer santralleri kullanıyoruz. Yalnız nükleer santrallerin kötü yanı, uzun süre radyasyon yayan bir atık çıkartmaları ve seyrek de olsa patlayabilmeleri.

Atomları parçalayarak enerji üretmeyi ve bunu da elektrik üretmekte kullanmayı biliyoruz. Yalnız bunun diğer türü, yani atomları birleştirerek enerji üretmek çok daha zor bir tekniktir. Füzyon enerjisi, güneşin içerisinde gerçekleşen bir reaksiyon olan hidrojen atomlarının birleşerek helyum oluşturması sürecine dayanır. Bu süreç, büyük miktarda enerji açığa çıkarmaktadır. Füzyon reaksiyonlarının kontrol altına alınması ve bu enerjinin kullanılması, sınırsız, temiz ve çevre dostu bir enerji kaynağı sunabilir. Füzyon enerjisi, karbon salımlarının ve fosil yakıtlara olan bağımlılığın azaltılması gibi iklim kriziyle mücadele hedeflerine ciddi katkıda bulunabilir.

Ancak, füzyon teknolojisi hala deneysel bir aşamadadır ve ticari ölçekte kullanıma geçmesi için önemli teknik ve mühendislik zorlukları bulunmaktadır. Deneysel aşama dendiğinde de bu çabalara yeni başladığımız düşünülmesin. Neredeyse 1950'lerden bu yana füzyon enerjisini kontrol altına almaya çalışıyoruz ve henüz başarılı olmuş değiliz. Bu noktada karşılaştığımız zorluklar arasında, yüksek sıcaklıkta ve yüksek basınçta plazma oluşturma, reaktörlerin verimliliğini artırma, yakıt tedariki ve radyoaktif atıkların yönetimi gibi konular yer almaktadır. Bu nedenle, füzyon teknolojisinin kısa vadede iklim krizini durdurmaya yetecek bir çözüm sunması beklenemez. Eğer insanlık iklim krizi karşısında akıllıca davranıp varlığını sürdürecek olursa önümüzdeki yüz yıl içerisinde neredeyse sınırsız enerji kaynağı olarak füzyon kullanılacağını düşünebiliriz.

Ancak iklim krizinin acil bir tehdit olarak karşımızda durduğu günümüzde, hızlı eylemlere ihtiyaç vardır. Füzyon teknolojisi için gerekli altyapının kurulması, araştırma ve geliştirme süreçlerinin tamamlanması ve ticari ölçekte kullanıma geçilmesi yıllar hatta on yıllar sürebilir. Bu süre zarfında, iklim krizini durdurmak için daha hızlı ve daha erişilebilir çözümlere ihtiyaç vardır.

Kısa vadede iklim krizini durdurmak için kullanılabilecek birçok yenilenebilir enerji kaynağı mevcuttur. Güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, hidroelektrik enerji, biyokütle ve jeotermal enerji gibi kaynaklar, düşük karbon salımlı enerji üretme potansiyeline sahiptir. Bu kaynaklar, mevcut enerji sisteminin dönüşümünü sağlamakta bizlere hızla yardımcı olabilirler. Bunların yanında yeni yeni gelişmekte olan dalga veya gelgit enerjisi gibi sistemler de enerji üretimine destek olacaktır. Yalnız, “nasılsa füzyon enerjisi geldiğinde tüm sorunumuz çözülecek” diye düşünerek kömür, petrol ve doğal gaz bağımlılığından vazgeçmemek iklim krizini de daha kötü bir noktaya taşıyacaktır. Sonunda füzyon teknolojisini endüstriyel ölçekte çalıştırmayı becerdiğimizde üzerinde yaşayabileceğimiz bir gezegenimiz kalmayabilir.

Kısacası, iklim krizi için acil çözümlere ihtiyacımız var. Elimizdeki enerjiyi dikkatli kullanmaktan başlayarak yenilenebilir enerji kaynaklarından enerji elde etmeye ağırlık vermek bugün için yapabileceğimiz en faydalı şeydir. Füzyon enerjisi gibi teknolojiler gelecekte bizler için sınırsız enerji sağlama potansiyeline sahiptir ama o geleceğe ulaşabilmek için önce iklim krizini durdurabilmemiz gereklidir.

Bu yazı Dünyahali'nde yayımlanmıştır.

2 Mayıs 2023 Salı

Emisyon Ticaret Sistemi neden bizde çalışmaz

Bir ülkenin sera gazı salımlarını azaltmak için üç temel yol vardır. İlki, herkese “lütfen sera gazı salımlarınızı azaltın” dersiniz ve tüm vatandaşlar ve kurumlar sizin sözünüzü dinleyerek dediğiniz kadar azaltırlar. Bunun bir hayal olduğunu görebilmemiz zor değil.

İkinci yöntem ülkede salınan her ton sera gazı başına bir bedel belirlemek ve bu bedeli salan kişi ya da kurumdan almaktır. Mesela bugün 500 TL tutarında benzin alacak olsanız buna 140 TL de karbon vergisi eklenecekti. Bunun amacı kolayca anlaşılacağı gibi tüketimi azaltmaktır. Benzine birden %35 zam gelmesine eşdeğer olduğu için kullanıcıların ya alternatif kaynaklara yönelmeleri, ya kullanımı azaltmaları ya da hareketliliklerini başka bir yöntemle sağlamaları beklenir. Bu yöntemin olumsuz yanı da sonucun belli olmamasıdır. Yani yukarıda örnekte karbon vergisini Avrupa Birliği’nde olduğu gibi yaklaşık bir ton karbondioksit salımı için 2000 TL olarak hesapladım. Bu 2000 TL karbon vergisinin ülkeyi arzuladığı iklim hedefine ulaştırıp ulaştırmayacağını ancak deneme yanılma ile görebiliriz.

Bunun yanında Emisyon Ticaret Sistemi, sera gazı salımını azaltmaya yönelik piyasa temelli bir mekanizmadır. Bu sistemde, bir ülke sera gazı salım hedeflerini belirler ve bu hedeflerin altında kalmayı taahhüt eden şirketlere sera gazı emisyonu için belli bir kota verilir. Şirketler, kotalarının altında emisyon yaparlarsa fazla kota satışa çıkarabilirler ve emisyon yapan şirketler ise kotalarını satın alarak emisyon yapma hakkını elde ederler.

Şimdi bunu iyice bir anlayalım. Mesela bugün Türkiye 565 milyon ton sera gazı salıyor ve bunu 500 milyon tona düşürmeyi planlıyor. Bunun yapılabilmesi için tüm işletmelerin iş yapış şekillerini iyileştirmeleri ve daha az karbondioksit salmaları gerekir. 565 milyondan 500 milyona düşmek ilk başta bir maliyet getirecektir ve bu maliyetin de birinin cebinden çıkması gerekir. Bu nedenle Emisyon Ticaret Sistemi ekonomi dilinde eksi toplamlı bir oyundur. Yani piyasadaki tüm oyunların kar ve zararlarını topladığımızda eksi bir sayı elde ederiz. Bu eksi sayı da 565 milyon tondan 500 milyon tona düşebilmenin maliyetidir.

Emisyon ticaret sistemi, bir ülkenin sera gazı salım hedeflerine sıkı sıkıya bağlıdır çünkü hedefler, emisyon kotalarının da belirlenmesinde temel kriterdir. Eğer bir ülkenin sera gazı salım hedefleri yeterli değilse, bu ülkenin emisyon ticaret sistemi de doğru çalışmayacaktır. Mesela hedefi 500 milyon ton olarak değil de 600 milyon ton olarak belirleyecek olursak Emisyon Ticaret Sisteminin bir işlevi kalmaz çünkü neredeyse bütün oyuncular kotalarını tutturacakları için alım satımı yapılacak bir şey kalmayacaktır ya da satmak isteyen çok oyuncuya karşılık almak isteyen çok az oyuncu olacağı için çok düşük bir fiyat oluşacaktır. 

Böyle bir durumda, şirketler sera gazı salımını azaltmak yerine kotalarının üzerinde salım yapmaya devam edeceklerdir. Bu nedenle, ülke hedeflerinin yeterli düzeyde belirlenmesi ve sistemin doğru bir şekilde uygulanması gerekmektedir.

Merkezi planlı ekonomilerde bu bir noktaya kadar işe yarayabilir. Devlet bir sektörün gelişmesini istediği için o sektöre geniş bir sera gazı salım izni verirken diğer bir sektöre verilen izinleri oldukça kısar ve sistemin sadece kısıtlamak istediği sektör için çalışmasına izin verir. Böylelikle ülkenin toplam sera gazı salımları artarken ayrı tutulan bir ya da bir kaç sektörün salımları düşebilir.

Ancak burada üç parantez açmamız gerekiyor. İlki ülkemizdeki kurallar ve bu kuralların uygulanışı üzerine. Derinden inceleyecek olursak ülkemizde neredeyse her konuda iyi düşünülmüş kurallar olduğunu görüyoruz. Ama bu kuralların önemli bir çoğunluğu kişiye, yere ve zamana bağlı olarak uygulandığından güven uyandırmıyor. Emisyon Ticaret Sisteminin çalışabilmesi için sağlam bir ceza mekanizmasi gereklidir. Yani, kotalar belirlendikten sonra her oyuncunun bu kotalara sadık kalacağını ve kotanın üzerinde salım yapanlarla kotanın altında salım yapanların aralarında bir ticaret dengesi oluşturacağını kabul ediyoruz. Bunun olabilmesi için devletin kotanın üzerine çıkanlara bir sopa göstermesi gereklidir. Kota aşımını piyasadan tonuna 2000 TL vererek kapatmak yerine harekete geçmeyen firmalara devlet ton başına 3000 TL ceza kesmelidir ki şirketler bu sistemin içinde işlem yapmaya devam etsinler. Ama devlet bu cezayı kesmezse ya da ertelerse sistemin çalışabilmesi mümkün olmaz. Bu da ülkemiz açısından en gerçek risktir.

İkinci parantez ölçüm alanındadır. Bu sistemin için çok sayıda oyuncu katılacak olursa bu oyuncuların yaptığı salımların doğru biçimde ölçülmesi önem kazanmaya başlar. Bu ölçümleri yapacak kurumların da son derece işlerinin ehli olmalarının yanında sayılarının da oldukça fazla olması gereklidir. Bu da ciddi bir eğitim gerektirecektir. Bu eğitim altyapısının ülkemizde sağlandığı da çok şüphelidir. Aynı bina stoğumuzda olduğu gibi, oyuncuları ziyaret etmeden atılan imzalarla ölçüm yapılmış gibi gösterilmesi ve oyuncular arasında haksız rekabet oluşturulması son derece alışkın olduğumuz bir durumdur.

Son parantezimiz de bu işi neden yaptığımız üzerine. Biz, kendi iyi niyetimizden ve doğaya olan sevgimizden dolayı sera gazı salımlarımızı azaltmaya çalışmıyoruz. Öncelikle Avrupa Birliği bize sınırda bir karbon vergisi koyacak diye korkuyoruz. Eğer bir Emisyon Ticaret Sistemi kuracak olursak bu vergiden kaçınacağımızı umuyoruz. Ama bu sistemin arka yüzünü de bilmemiz gerekiyor. Avrupa Birliği’nin bize böylesi bir vergi koyabilmesi için aynı kuralları kendi iç işleyişinde de uyguluyor olması gerekiyor. Yani Avrupa Birliği kendi sera gazı salım hedeflerini öyle belirleyecek ki oradaki karbon piyasasında karbondioksidin bir tonunun bedeli 2000 TL olacak. Sonra bize dönüp “sıra sizde diyecek”. O zaman da bizim piyasa kurmuş olmamız yeterli olmayacak, o piyasadaki karbondioksidin bir tonunun fiyatının da 2000 TL civarında olması gerekecek ki sınırdaki karbon vergisinden kurtulabilelim. Karşımızdaki oyuncu bu oyunu yirmi seneye yakın bir zamandır oynuyor. Kayıpları ve kaçakları çok iyi biliyor ve bizim o kaçaklardan faydalanarak haksız bir kazanç elde etmemize izin vermeyecek kadar da akıllı. Dolayısıyla eğer bu oyunu oynayacaksak, hem oyuncular hem de devlet kurallara uyarak ve oyunu ciddiye alarak oynamak zorunda, yoksa Emisyon Ticaret Sistemi kurmamızın bir anlamı kalmaz.

Sonuç olarak, Emisyon Ticaret Sistemi bir ülkenin sera gazı salım hedeflerine sıkı sıkıya bağlıdır ve hedeflerin yetersiz olması durumunda sistemin doğru bir şekilde çalışması mümkün olmayacaktır. Bu nedenle, Emisyon Ticaret Sistemi uygulamalarında, ülke düzeyinde sera gazı salım hedeflerinin doğru bir şekilde belirlenmesi ve bununla birlikte uygun politikaların geliştirilerek bu politikaların sıkı sıkıya takip edilmesi önemlidir.

Bu yazı T24 İnternet Haber Sitesi'nde yayımlanmıştır.