20 Temmuz 2012 Cuma

Sera Gazları Salımı Konusunda Nasıl Kandırılıyoruz?

Orijinal yayın: 20.07.2012 T24 İnternet Gazetesi
2009 yılında verilen resmi rakamlara göre dünyada en fazla CO2 salan ülkeleri listeleyecek olursak, en başta Çin ve ABD geliyor. Türkiye ise bu listede 22. sırada yer alıyor: 
                                              Milyar
                                              Ton CO2
-------------------------------------------------
Çin                                       6877
ABD                                     5195
Hindistan                           1585
Rusya Federasyonu        1532
Japonya                             1092
Almanya                               750
İran                                        533
Kanada                                 520
G. Kore                                  515
İngiltere                                 465
Suudi Arabistan                   410
Meksika                                 399
Avustralya                              394
İtalya                                       389
Endonesya                            376
Güney Afrika                          369
Fransa                                   354
Brezilya                                  337
Polonya                                  286
İspanya                                  283
Ukrayna                                  256
Türkiye                                    256 
Ama doğal olarak ilk aklımıza gelen Çin ve ABD arasındaki nüfus farkı olduğu için aynı listeye kişi başına düşen CO2 salımı olarak bakacak olursak çok değişik bir tablo ile karşılaşıyoruz. 1. sıradaki Çin kişi başına 5.1 ton CO2 ile 55. sıraya geriliyor. ABD ise gene de gelişmiş ülkeler arasında en yüksek salım olan 16.9 ton CO2 ile 11. sıraya geliyor. En tepede 40.1 ton CO2 salımıyla Katar var. Yani çölde yaşanır bir hayat sürmenin ciddi bir petrol harcaması ile mümkün olduğunu anlıyoruz. Türkiye ise 3.6 ton CO2 ile 77. sırada yer alıyor. Dünyada kişi başına düşen CO2 salımı 4.3 ton, AB ortalaması ise 7.1 ton. Bir Kongolu'nun ortalama salımı ise 43 kilo, yani bir Amerikalı bir Kongolu'nun 393 katı CO2 salıyor atmosfere.
Bu şekilde bakıldığında ülkemizin performansı gayet güzel görünüyor, ancak temel bir problem var bu resimde: Kişi başına CO2 salımı 1971-2009 arasında dünyada sadece %14 artarken ülkemizde bu artış %211 yani dünya ortalamasının 15 katı. Aynı dönemde dünyada toplam CO2 salımındaki artış aynı dönemde %105, ama ülkemiz için bu artış %520. Bu bize temel bir sorunu işaret ediyor: Ülkemizin CO2 salımındaki artış dünya ortalamasının çok üzerinde olduğu için, bugüne kadar kendimizi korumak için kullandığımız “ama biz daha gelişiyoruz, bakın kişi başına düşen salım miktarımız dünya ortalamasının altında” söylemi çok kısa vadede geçerliliğini yitirecek. Bu sebeple de attığımız adımlara çok dikkat etmeliyiz. Özellikle çimento sektörü gibi gelişmiş ülkelerin CO2 salımlarını düşürmek için ülkelerinden kovdukları sektörlere kucak açarak salımlarımızı halk sağlığına da zarar verir biçimde arttırmanın bir anlamı olmadığına inanıyorum.

17 Temmuz 2012 Salı

Bilimcilerin Birlikte Çalışmaları Üzerine

Orijinal yayın: 17.07.2012 T24 İnternet Gazetesi
Aslında arklı şeyler yazmak için hazırlıyordum kendimi ama sonunda düşündüğümden çok değişik şeyler döküldü ekrana.
Ben bilimin değişik alanlar arasında işbirliği yapılarak kuvvetleneceğine inanıyorum. Bilimde benim çıkış noktam elektronik mühendisliği idi. Sonrasında fizik okudum, kimya bölümünde çalıştım, tekrar fizik bölümüne döndüm. İnşaat mühendisleri ile, jeofizikçiler ile, biyomedikal mühendisleri ile, moleküler biyologlarla ve çevre mühendisleri ile ortak çalışmalarım oldu. Bu çalışmaların tamamından öğrendiğim temel bilgi bilimin kimsenin tekelinde olmadığı ve aslında daha kuvvetli bilim yapabilmek için bu değişik disiplinlerin birlikte hareket etmeleri gereğidir. Ortak çalışmalar sonunda daha başarılı olunduğunu gözlemledim. Doktora temelim akışkanların fiziği olduğu için de son on senede çalışmalarımı bunun bir uygulama alanı olan iklim fiziğine kaydırdım. Dolayısıyla da sözümün esası iklim bilimi üzerine olacak.
Küresel iklim değişikliği bugüne kadar insanlığın karşılaştığı en büyük sorun. Bu büyük sorunun anlaşılması kadar etkilerinin incelenmesi ve bu etkilerin en aza indirilmesine çalışılması da birden fazla disiplinden bilimcilerin birlikte çalışabilmelerini gerektiriyor.  Mesela benim grubumun iklim değişikliğini modellemek için kullandığı yazılımların geliştirilmesinde fizikçiler, kimyacılar, atmosfer bilimciler, astronomlar olduğu gibi matematikçiler ve bilgisayar mühendisleri de var. Bu büyüklükteki projeler ancak bu kadar değişik yeteneklere ve bilgiye sahip bilimcilerin bir araya gelmesiyle başarıya ulaşabiliyor. Bu yazılımı günler hatta haftalar boyunca çalıştırdığımızda ülkemizde nasıl bir iklim değişikliği olabileceği konusunda bir bilgi sahibi olabiliyoruz. Ancak iklim değişikliği açısından bu da yeterli değil çünkü bu sefer bu bilgiyi kişilerin anlayacağı hale dönüştürmemiz gerekiyor. Bilimcilerin en zorlandığı kısım da bu. “2050 yılında İstanbul'un yaz aylarında en yüksek sıcaklıklarının ortalaması bugünkü 29 dereceden 33 dereceye yükselecek” demek bilimciler için bir anlam taşısa da bilimci olmayanlar “canım dört derece farktan ne olur ki?” diyerek tehlikenin büyüklüğünü görmezden gelebiliyorlar. Bu sebepten de bilimsel bilgiyi senaryolar haline getirerek kişilerin günlük hayatına sokabilmemiz gerekiyor. Bu da bizim edebiyatçılarla da ortak çalışma yapmamız gereğini doğuruyor, çünkü 2050 yılının 10 Temmuz günü İstanbul'da en yüksek sıcaklık 47 derece olduğunda neler yaşanacağını en güzel onlar senaryolaştırarak anlatabiliyor.
Yüksek sıcaklıkların tarıma etkisini araştırmak için ziraat mühendisleri ile ortak çalışmak gerekiyor. Yeni hava koşullarında salgın hastalıkların nasıl değişeceğini anlamak için tropik hastalık uzmanlarının konuya katılmalarına gerek var. Orman yangınlarındaki artışı ve daha sıcak havada yayılabilecek orman zararlılarını incelemek için orman mühendislerine ihtiyacımız var. Tüm bu alanlardaki zararların önlenebilmesi için yapılması gerekenleri hesaplayabilmemiz için ekonomistler, uluslararası kararlar alınabilmesi ve problemin takibi için siyaset bilimciler ve neler yapılmasını çocuklardan başlayarak öğretebilmemiz için iklim değişikliği alanında çalışacak eğitimciler gerekli.
Kısacası, bir matematik problemi üzerinde çalışmak için bir matematikçinin yeterli olduğu durumlar çok görülebilir ama iklim değişikliği gibi hem anlaşılması, hem de sonuçlarının azaltılması hususunda pek çok alandan insanın birlikte çalışmasını gerektiren bir konuda başarı ancak tüm bilimcilerin birlikte çalışması ile geliyor. Ülkemizde bilimin pek çok alanında görülen “bu benim alanım” yaklaşımı ülkemizde iklim biliminin gelişmesine zarar veriyor bu sebeple benim kapım herkese açık, iklim değişikliğinin herhangi bir bileşeni üzerinde çalışmak isteyen herkesle birlikte çalışabilirim çünkü gerçek bilimin ancak böyle ilerleyebileceğine inanıyorum.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Sürdürülebilir Kalkınma Olamaz!

Orijinal yayın: 07.07.2012 T24 İnternet Gazetesi

20-22 Haziran 2012'de Rio'da yapılan Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı'na dünyanın pek çok ülkesinin liderleri ile birlikte 45.000 kişi katıldı. Bu toplantı sonunda çıkan bildiri en temel anlamı ile son yirmi senede sürdürülebilir kalkınma alanında dünyada bir ilerleme sağlanmadığını kabul ederek geleceğe de ümitle bakmamıza katkıda bulunmayacak sinyaller veriyordu. Bunun çok basit ve temel bir sebebi var: 
Sürdürülebilir kalkınma özünde bir tezattır. Yani sürdürülebilir biçimde kalkınma olamaz ve eğer kalkınıyorsak bunu devamlı olarak sürdürmemiz mümkün değildir. 
Kalkınmanın ekonomi açısından anlamı kalkınan herkesin her geçen gün daha fazla mala sahip olması ya da en azından mala sahip olma gücüne sahip olmasıdır. Daha fazla mala sahip olabilmek için tek temel yol daha fazla üretmektir. Daha fazla üretebilmek için de ana ihtiyaçlar sermaye, ham madde ve iş gücüdür. Sermaye ve iş gücünün artışı ve limitsizliği çok tartışılabilir bir konu olmakla birlikte ham maddenin sınırlı olduğu kesindir. Yani bir araba fabrikası sonsuza kadar araba üretemez çünkü bir noktada dünyadaki madenler üretilen araba miktarına yetmeyecek hale gelecektir. 
Dünyada her ne üretirseniz üretin, sonunda bu ham madde engeline takılacaksınız ve bizim bu dünyadan başka bir dünyamız yok. Büyük şirketler bizleri uzaydan ham madde bulacakları konusunda kandırmaya çalışabilirler ama ben bir bilimci olarak hesap kitap biliyorum. Uzaydan bir asteroid yakalayıp içindeki madenleri çıkartacak teknolojiye ulaşmamız bugün için çok zor. Unutmayın, bunu söyleyen Amerikalı şirketlerin ülkesi 1969 yılında aya gidebilmişken bugün yerden 400km yükseklikteki uluslararası uzay istasyonuna astronot gönderebilmek için Ruslar'a para veriyor. Çünkü artık böyle bir teknolojiye sahip değiller. Onun için, unutun bize uzaydan mucizevi bir yardım geleceğini. Hepimiz bu gezegene sıkışmış durumdayız ve bu gezegen bize ne veriyorsa onunla yaşamak zorundayız. 
Diyelim dünyanın tamamı bir gece uyuyup ertesi sabah ABD kadar “kalkınmış” olarak uyansa hepimizin ihtiyaçlarının giderilmesi için bize bu dünya gibi beş dünyanın kaynakları gerekli olurdu. O zaman elimizdeki problem şu, sadece bir dünyamız olduğuna göre hem kalkınmaya devam edip hem de bunu sürdürülebilir kılmanın bir yolu var mıdır? Aslında var, ama bu cevap da pek işimize gelmiyor. Eğer bu gece 7 milyar kişi olarak uyusak ve yarın sabah bunun beşte biri, yani 1.4 milyar kişi olarak uyansak dünyanın kaynakları bize yarın için yeterli olurdu. Ama biraz daha “kalkınacak” olursak, o zaman kaynaklar 1.4 milyar kişiye değil sadece 1.2 milyar kişiye yetecekti. Sonuç olarak eğer kalkınmayı sürdürmek istiyorsak bunun tek yolu kalkındıkça nüfusu ciddi biçimde azaltmaktan geçer, hem de öyle böyle değil, 7 milyardan 1.4 milyara düşmemiz gerekir. Böylesi bir olay da söz konusu olamayacağı için dünya nüfusu arttıkça kişi başına düşen “şeylerin” miktarı da artamaz, aksine azalmak zorundadır, çünkü dünyadaki tüm “şeyleri” üretmek için kullanılacak ham madde miktarı sınırlıdır. 
Günlük hayatımızı ilgilendiren en önemli ham maddelerin başına petrol geliyor. Bugünkü harcamamamızı hiç arttırmayacak olsak dünyadaki petrol bize iyimser gözle bakıldığında 90, kötümser gözle bakıldığında da sadece 40 yıl daha yetecek miktarda. Bu petrolü çıkartıp yakmanın iklime olan etkisini hesaba bile katmıyorum burada. Ya petrol bitince ne olacak? Tarlalarımızda yetiştirdiğimiz patates 50 kuruşa alıcı bulamadan çürürken yurt dışından 2 liraya patates getirmeye daha ne kadar devam edebileceğiz petrol olmadan? Bu sadece petrol. Bir de siz varın alüminyum, demir veya bakır rezervlerini düşünün. Hadi diyelim bakır kablo yerine her yere fiberoptik döşedik, ama aynı zamanda tarlalarımızı da bioyakıt üretmeye ayırdık. Bu durumda büyümekte olan nüfusumuz ne ile beslenecek? Şu andaki kalkınmaya dayalı hayat tarzımızı sürdürmemiz artık mümkün değil. Bunu ne kadar çabuk anlarsak sürdürülebilir kalkınmanın aslında temel aldığı kavrama daha acısız bir şekilde geçebiliriz. O kavram da sürdürülebilirliktir. Yani kaç kişi olursak olalım, dünya bizim yaşam biçimimize yeterli besin ve ham maddeyi üretebiliyorsa ve kendini de yenileyerek bunu üretmeye devam edebiliyorsa sürdürülebilir bir hayat yaşıyoruz demektir. Ancak bugün bile dünyanın kaynaklarını tüketmeye başladığımıza göre sürdürülebilir bir yaşamın temeli büyümeye dayalı düşünce yapımızı değiştirmekten geçiyor. Bunun da ilk adımı nüfus kontrolüdür.

16 Haziran 2012 Cumartesi

Rio'dan yirmi yıl sonra

Orijinal yayın: 16.06.2012 T24 İnternet gazetesi
1980'lerde gelişmiş ülkeler belirli bir refah seviyesine ulaştıklarından artık çevre sorunlarına da ilgi gösteren güç odaklarını da politik yelpazelerinde barındırmaya başladılar. Ayrıca 1970'lerde ortaya çıkmaya başlayan insanlığın dünyanın iklimini değiştirmekte olduğu gerçeği Birleşmiş Milletler'i 1992 yılının Haziran ayında Rio de Janeiro'da bir konferans düzenlemeye yöneltti. Ana teması Kalkınma ve Çevre olan bu konferansa 108'i devlet ya da hükümet başkanı olmak üzere 172 ülkenin temsilcileri katıldı. Konular devletler arasında bu derece üst düzeyde ilk defa ele alındığından tüm taraflar arasında inanılmaz bir iyimserlik hakim oldu (günümüzle kıyaslandığında). Bu konferans sonunda iki önemli belge imzaya açıldı:
İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması (Framework Convention on Climate Change – UNFCCC): Bu anlaşmanın temel amacı insan kaynaklı sera gazlarının dünyanın iklimini değiştirmesine engel olmaktır. Konuyu ortaya bu şekilde koyduğumuz anda buna hayır diyecek kimseyi bulmak kolay değildir. Endüstri Devrimi'nden sonra sanayileşmenin ve nüfus artışının çevremizi her geçen gün biraz daha kirlettiğini biliyoruz. Devletlerin de bunu azaltma yolunda çaba göstermek üzere bir karar almaları gayet doğaldır. Bu anlaşmayı da Birleşmiş Milletler'e yeni üye olan Güney Sudan hariç 195 ülke kabul etmiş durumdadır. Ülkemiz de 2004 yılında bu anlaşmayı meclisten geçirerek anlaşmaya taraf olmuştur. Anlaşmanın temelinde iki ana madde yatar: 
1.    İklim değişikliği öylesine büyük ve tehlikeli bir problemdir ki dünya ülkeleri bu problemin bilimsel anlamda kesinlikle kanıtlanmasını beklemeden harekete geçmek zorundadırlar. Çünkü gerekli adımların atılması için bilimsel kesinliğe ulaşılması beklenecek olursa artık harekete geçmek için çok geç kalınabilir.
2.    Atmosferdeki sera gazı miktarının insanlar için gerekli besin miktarının üretimini engellemeyecek ve sürdürülebilir kalkınmaya imkan verecek seviyede tutulması gereklidir. 
Bu iki maddeyi de dünyadaki (neredeyse) tüm ülkeler kabul etmiştir. Kabul edilmeyecek gibi de değil bu maddeler. Kim bunlara “hayır” diyebilir ki. Ama iş bu maddelerin nasıl gerçekleştirileceğine gelince anlaşmazlıklar da başlıyor. Gelişmiş ülkeler gelişmişliklerini endüstrileşmelerine, endüstriyi de bu sera gazlarının salımına bağlı olarak sağladıklarından, sera gazlarının miktarındaki bir azaltma doğal olarak bu ülkelerin refah seviyelerinde de bir azalma olarak algılanıyor. Bu sebeple de sera gazı salımlarının çoğunluğundan sorumlu olan gelişmiş ülkeler bu konuda ciddi kısıntıya gitmek istemiyorlar. Öte yandan gelişmekte olan ülkeler de gelişmiş ülkeler seviyesine ulaşmak istediklerinden bir azaltma yapmayı doğru bulmuyorlar. Sonuç olarak da özellikle son üç yıldır hemen hemen herkes ana fikirler konusunda hemfikir olsa da atılacak adımlar konusunda ciddi bir tıkanıklık yaşanıyor. 
Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması (Convention on Biological Diversity – CBD): Bu anlaşmanın da üç temel amacı vardır: 
1.    Biyolojik çeşitliliğin korunması
2.    Biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilmesi
3.    Genetik kaynakların tüm insanlığın mirası olarak eşit şekilde paylaşılması 
İklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik deyince aklımıza nedense kutup ayıları geliyor hep. Unutun artık kutup ayılarını lütfen. Biyolojik çeşitlilik denince aklınıza “mis gibi kokan domatesler kalmadı artık” veya “eskiden Boğaz'dan uskumru çıkardı” gelsin. Nasıl olup da kağıt üzerinde ülkemiz de dahil olmak üzere 168 dünya ülkesinin biyolojik çeşitliliği koruyacaklarına söz verdiklerini ve korumak için neredeyse hiçbir şey yapmadıklarını unutmayalım. 
İşte bu şartlar altında dünya ülkeleri gelecek hafta bir kez daha Rio'da toplanarak 20 sene önce ne de güzel kararlar almış olduklarını konuşacaklar. Sonuçları hepimiz çok merakla bekliyoruz değil mi?? Bir de unutmadan, bu seneki toplantının adında bile artık çevre, iklim ya da biyolojik çeşitlilik yok, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı hepimize hayırlı olsun.

24 Mayıs 2012 Perşembe

İklim değişikliği bir piyasa başarısızlığıdır!

Orijinal yayın: 24.05.2012 T24 İnternet Gazetesi
Piyasaların temel görevi toplumun refahını sağlamaktır. Piyasalar bu görevlerini başaramadıklarında başarısız sayılırlar ve başarısız piyasaların toplumun refahını sağlamaya geri dönebilmeleri dış müdahalelere bağlıdır. Bu bağlamda bakıldığında, uzun vadede iklim değişikliği şu andaki piyasa sisteminin başarısız olduğunun bir göstergesidir, bundan dolayı da toplumun refahı için acilen bir dış müdahaleye gerek vardır.
Tekrar tekrar aynı şeyleri söylüyorum ama:
1. Dünyanın toplam tüketimi göz önüne alındığında yeraltında bize sadece 100 yıl daha yetecek kadar fosil yakıt var. Yani tüketimimizi hiç arttırmasak bile yeraltındaki kömür, petrol ve doğalgaz bize en fazla 100 yıl daha yetebilir. Tüketimimiz de artmakta olduğuna göre elimizde bize normal şartlar altında 50-60 yıl daha yetecek kaynak var elimizde. Bunlar bittiği zaman nasıl yaşayacağımız sorusunun cevabının toplum açısından hiç de güzel bir cevabı olmadığını biliyorsunuz. Bu sebeple, fosil yakıtlarının böylesine hızlı ve alternatif düşünülmeden tüketilmesine neden olduğu için piyasa ekonomisi başarısız olmuştur. Bugün bunun etkilerini görmüyoruz belki, ama önümüzdeki 50 yılda bizi bu bağlamda büyük zorluklar bekliyor.
2. Bugün için çoğu dünya vatandaşının temel arzusu bir Amerikalı gibi yaşamaktır. Ancak herkes bir Amerikalı gibi yaşayacak olsa değil bu dünya, bu dünya gibi dört tane dünyanın tüm kaynakları toplumun ihtiyacını gidermeye yeterli olmayacaktır. Kaynakların yeterli olmadığı bir hedef belirleyip insanları bu hedefe koşullandırdığı için piyasalar başarısız olmuştur. Geçtiğimiz hafta önemli endüstri gruplarının dünyadan çıkıp asteroidlerde maden aramak için bir ortaklık kurduğunu okudunuz. Düşünün bakalım bunu kar için mi yapıyorlar yoksa dünyada artık kolay ve ucuza çıkartılabilen madenler kalmadığı için mi? İnsanlık bu yüzyıla kadar dünyanın limitlerine dayanmamıştı. Avrupa çok kalabalıklaştığında birden Amerika keşfedildi ve yeni bir yayılma alanı yaratıldı. Ancak şu anda yayılabileceğimiz kadar yayıldık ve kullanabildiğimiz kadar kaynağı kullanıyoruz. Hatta kaynak kullanımımız o seviyeye geldi ki artık gelecek kuşakların da kaynaklarını tüketmiş durumdayız.
3.  Şu anda yeraltında olan tüm fosil yakıtlarını çıkartıp yaktığımızda atmosferdeki karbondioksit seviyesi şu andakinin iki katına ulaşacak. Bunun doğal sonucu olarak da dünyanın ortalama sıcaklığı 6-10 derece artacak. Bunlar artık bilimin tartışmadığı gerçekler. Bu sıcaklık artışı ülkemizin güney bölgeleri çöle dönüşecek ve Karadeniz Bölgesi Akdeniz İklimi'ne sahip olacak demektir. Şu andaki nüfus artışımızla (Sayın Başbakanımız'ın bunu arttırma çabalarını göz önüne almadan) yaklaşık 20 sene içerisinde kendi nüfusumuzu besleyemez hale geleceğiz. İklim değişikliğinin böylesi bir sonucu ciddi anlamda bir piyasa başarısızlığıdır.
Bu bağlamda piyasa başarısızlığı şu demektir: Dünyanın her yerinde herkes daha mutlu ve daha refah içinde yaşayamayabilir, toplumda zenginle fakir arasındaki makas açılabilir, ama zengine de fakire de baktığımızda herkes 10 veya 20 sene öncesine göre daha düzgün bir hayat yaşıyorsa piyasa doğru yolda sayılabilir. Ancak insanlığın geneli gittikçe daha zor şartlar altında yaşıyorsa, piyasa başarısız olmuş demektir. Şu anda biz hayat kargaşası içerisinde fazla farkına varmıyoruz, ama içinde bulunduğumuz sistem iflas aşamasını geçmiş durumdadır. Bu sebeple de hepimizin acilen duruma müdahale etmesi gerekmektedir.
Daha önceki yazılarımdan birine görüş olarak bir okurumuz “siz bilim insanları delisiniz, kaynak varsa neden kullanmayalım” demişti. Lise biyoloji kitaplarında okuruz, çoğu hayvan toplulukları kaynaklar kısıtlı olmaya başladığında ellerinden gelen tek şeyi yaparak üremeye ara verirler. Biz hem limitsiz üremeye hem de tüketmeye devam ediyoruz. Bu yolun bir sonu olduğunu hayvan toplulukları görebiliyorsa bizim de en az onlar kadar akıllı olmamız beklenmez mi?

26 Nisan 2012 Perşembe

İklim Adaleti Nasıl Sağlanır?

Orijinal yayın: 26.04.2012 T24 İnternet Gazetesi

1992 yılında kabul edilen  İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne ülkemiz de imza attı. Bu sözleşmeye imza koyan ülkeler atmosfere karbon dioksit salımlarını 1990 seviyesinin altında tutmaya “söz veriyorlardı”. Biz aradan geçen 20 yılda 1990 seviyesinin altına düşmeyi bırakın 1990 seviyesinin iki katından fazla salıma ulaştık. Burada ciddi bir sorun olduğunda iklim değişikliği ile ilgilenen herkes hemfikir, ancak sorunun kaynağını bulmak ve çözüm yolları üretmek biraz daha zor konular.

Öncelikle “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne taraf olan her ülke 1990 seviyesinin altına nasıl düşebiliyor?” sorusuna dikkatle eğilmemiz gerekiyor. Bunun pek çok gelişmiş ülke için temelde basit bir cevabı var: Tüm bu ülkeler ağır sanayilerini kendi ülkelerinden dışarıya taşıdılar. Mesela Avrupa karbon dioksit açısından en kirli endüstrilerden biri olan çimento üretimini neredeyse tamamen bırakarak bu üretimi Türkiye gibi ülkelere devretti. Doğal olarak da Avrupa'nın karbon dioksit salımı azalırken ülkemizin salımı artmış oldu. ABD, Japonya ve AB üretim sektörlerini Çin'e, hizmet sektörlerini de Hindistan'a taşıdıklarından Çin ve Hindistan'ın salımları son yıllarda ciddi miktarda artarken ABD, Japonya ve AB karbon dioksit salımları konusundaki hedefleri tutturmuş oldu.
 

Günümüz dünyasında üretim verginin en düşük ve işgücünün de en ucuz olduğu ülkelerde yapıldığı için ülkelerin yaydıkları karbon dioksit üzerinden hesaplama yapmak gelişmiş ülkelerin daha da gelişmelerine çanak tutmanın ötesine geçemiyor. Yakın bir zaman sonra biz Avrupa Birliği'ne girmek istediğimizde, ya da Çin Amerika'ya mal satmak istediğinde bizim ve Çin'in salımları bir problem olacak. AB karbon dioksit salan endüstrilerini bize devredip tüm kirli işlerini bize yaptırdıktan sonra karşımıza dikilip ukala bir edayla “ama siz çevreye hiç saygılı değilsiniz, önce salımlarınızı azaltın, sonra sizinle görüşmelere devam edelim” diyecek. Benzer konuşmalar Çin'in ürettiği malların ticaretinde de görülmeye başlanacak, şu anda görülmüyor olmasının tek sebebi Çin'in rekabet edilmeyecek kadar ucuz olması. Çin malları biraz pahalandığında emin olun diğer faktörler devreye girecek.
 
Bir yandan kendisini temiz gösterme uğruna (maddi sebeplerin yanında) endüstrilerini dışarıya taşıyan gelişmiş ülkeler, diğer yanda da temiz olmamayı da göze alarak milli gelirlerini arttırmak isteyen ülkelerin olduğu bir dünyada iklim adaleti nasıl sağlanabilir?
 
Bu sorunun aslında gelişmiş ülkelerin pek de kabul etmeye yanaşmayacakları basit bir cevabı var: Eğer karbon dioksit kotalarını üretim üzerine değil de tüketim üzerine koyacak olursak tüm dünyada iklim adaletini sağlamak yolunda ciddi bir adım atmış oluruz.
 
Bizim ülkemizde zor olur böyle bir kota çalışması ama diyelim oldu, yani bir gazete aldığınızda, gazete bedeli 25 kuruş, karbon vergisi de 10 kuruş olsa, bu vergiler bir fonda toplanıp “sadece” atmosferden karbon dioksit çekecek projelere kullanılsa ve gene mesela gazete çöpe atılmak yerine geri kazanıma götürüldüğünde karbon vergisinin yarısı geri alınsa fena mı olur? Böylelikle daha fazla tüketen ülkeler tüketimleri üzerinden daha fazla karbon vergisi ödeyeceklerinden hem tüketimlerini dizginlemek zorunda kalırlar, hem de toplanan vergilerle gerek temiz teknolojiler, gerekse de atmosferi temizleme çalışmaları yapılabilir.
 
Bunun çok zor uygulanır bir fikir olduğunun farkındayım, ancak dünyadaki pek çok iklim bilimci bu veya buna benzer bir çözümün dünyanın tek çaresi olduğunda hemfikirler. Bu çözümü üretecek olanlar bizleriz, “iklim değişikliğini durdurmak için bizler neler yapabiliriz?” diyorsanız, işte size cevap. Karbon dioksit salımına kota uygulamak bir çözüm değil, asıl çözüm kotayı tüketime uygulamaktan geçiyor ve böylesi bir kotayı uygulama cesaretine sahip hükümetleri başa getirmekten. 

19 Nisan 2012 Perşembe

Şiddetini arttıran fırtınalar geleceğin habercisi

Orijinal yayın: 19.04.2012 T24 İnternet Gazetesi

Dün İstanbul ve Türkiye’nin Batı kesimleri şiddetli bir fırtınanın etkisinde kaldı. Meteoroloji Genel Müdürlüğü'ne göre bu “Kuvvetli Fırtına” sınıfına giren bir fırtına. İstanbul'da rüzgarın sürekli hızı saatte 80 kilometreydi ancak zaman zaman 120 kilometreye ulaştı. Bu da İstanbul'un çoğu yerinde çatıların uçmasına, ağaçların devrilmesine ve özellikle köprülerde trafiğin aksamasına neden oldu.
 

Bu fırtına İstanbul ve Türkiye’nin Batı kesimlerinde gördüğümüz en kuvvetli fırtına değil, ancak gittikçe büyüyen metropollerde yaşadığımız için bu tür bir fırtına günlük hayatımızı ciddi bir biçimde aksattı. Bu iyi haberdi. Kötü haber de bu tür fırtınaların gelecekte gerek şiddetlerini, gerekse de sıklıklarını arttıracak olmaları.
 
Bizlere iklim ve iklim değişikliği konusunda en güvenilir bilgileri Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) sağlar. Bu panel iklim alanında dünyadaki en önemli bilim insanlarından oluşur ve aralıklı olarak iklimle ilgili çeşitli konularda önemli raporlar hazırlar. IPCC'nin 17 Kasım 2011'de yayınladığı son rapor iklim değişikliğinin şiddetli iklim olayları üzerine etkisi üzerineydi. Bu raporun çıktılarını şu şekilde özetleyebiliriz:
 
İklim değişikliği sıcak dalgalarının sayısını ve sıcaklığını arttıracaktır.
 
İklim değişikliği yoğun yağışların ve yoğun yağışlar sırasında alınacak yağış yüzdesini arttıracaktır.
 
Tropik ve tropik dışındaki fırtınalar kuvvetlenecek ve bu fırtınalardaki rüzgar hızları artacaktır.
 
Bu ülkemiz için şu anlama geliyor:
 
Zaten kurak kuşağa yakın bir bölgede yer alan ülkemizde hem ortalama sıcaklıklar artacak, hem de ortalama sıcaklıktan çok çok sıcak olan günlerin sayısı artacaktır. Bugün saat 12:30'da güneşin altında gömleklerimizle yemek yerken havanın ne kadar sıcak olduğundan bahsediyorduk. Bu hızlı ısınmanın doğal bir yan etkisi olarak Karadeniz'de bulunan çok derin bir alçak basınç sistemi bir saat içinde o güzel bahar havasını bir anda felakete döndürdü.
 
Yakın gelecekte (hatta belki de şu anda) gelecek olan yağışlar sadece fırtına şeklinde olacak ve bu yağıştan sonra uzun süre tekrar yağış görülmeyecek. Görüldüğü zaman da tekrar fırtına şeklinde olacak.
 
Ülkemiz yüksek rüzgar hızlarının görüldüğü bir bölgede bulunmuyor. Karayiplerdeki bir fırtınada rüzgarın hızı düzenli olarak saatte 120 kilometrenin üzerine çıkabilirken bizde böyle bir olay sıklıkla görülmez. Ancak iklim değişikliği bu olayların da sıklığının artacağını gösteriyor bizlere. 
 
Doğal olarak bu fırtınalar insanların daha yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde daha fazla zarara yol açıyor. Bugüne kadar TEM'de TIRların rüzgardan devrildiğini duymamıştık, ama bugün böylesi bir olay yaşadık. Uzun yıllardır İnönü Stadı'nda yağmurdan dolayı maç ertelendiğini duymamıştık, bu haftasonu onu da yaşadık. Şimdiye kadar Antalya'da, Mersin'de denizin üzerinde hortumlar olduğunu biliyorduk, ama ilk defa Elazığ'da bir hortumda beş insanımız hayatını kaybetti. Her ne kadar unutmaya başlamış olsak da Eylül 2009'da Ayamama Deresi'nin taşmasıyla 23 kişiyi de İstanbul'un orta göbeğinde sel sularına kaptırarak kaybetmiştik.
 
Tabi ki çatılarımızı sağlam yapmıyoruz, tabi ki drenaj sistemlerimiz tıkanabiliyor, tabi ki işçilerin barındığı konteynerler yaşam standartlarına uygun değil, tabi ki hala dere yataklarına ev yapıyoruz, ama eskiden doğa bizim bu hatalarımızı affediyordu. Şimdi artık yeni bir dünyada yaşıyoruz. Bu yeni dünyada doğa artık bizim hatalarımızı kolay kolay affetmiyor. Artık hepimiz hızı saatte 120 kilometreyi aşan rüzgarlara, beklenmedik yerlerde ortaya çıkıp içinde yaşadığınız evi temelinden söküp götüren hortumlara, bir anda başlayan ve hızla sele dönüşme potansiyeline sahip yağmurlara alışmalıyız.  Son iki haftanın iklim olaylarına bakarak geleceği tahmin edebilirsiniz ve o gelecekte de iklim olayları bize daha nazik davranmayacak.