19 Nisan 2012 Perşembe

Şiddetini arttıran fırtınalar geleceğin habercisi

Orijinal yayın: 19.04.2012 T24 İnternet Gazetesi

Dün İstanbul ve Türkiye’nin Batı kesimleri şiddetli bir fırtınanın etkisinde kaldı. Meteoroloji Genel Müdürlüğü'ne göre bu “Kuvvetli Fırtına” sınıfına giren bir fırtına. İstanbul'da rüzgarın sürekli hızı saatte 80 kilometreydi ancak zaman zaman 120 kilometreye ulaştı. Bu da İstanbul'un çoğu yerinde çatıların uçmasına, ağaçların devrilmesine ve özellikle köprülerde trafiğin aksamasına neden oldu.
 

Bu fırtına İstanbul ve Türkiye’nin Batı kesimlerinde gördüğümüz en kuvvetli fırtına değil, ancak gittikçe büyüyen metropollerde yaşadığımız için bu tür bir fırtına günlük hayatımızı ciddi bir biçimde aksattı. Bu iyi haberdi. Kötü haber de bu tür fırtınaların gelecekte gerek şiddetlerini, gerekse de sıklıklarını arttıracak olmaları.
 
Bizlere iklim ve iklim değişikliği konusunda en güvenilir bilgileri Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) sağlar. Bu panel iklim alanında dünyadaki en önemli bilim insanlarından oluşur ve aralıklı olarak iklimle ilgili çeşitli konularda önemli raporlar hazırlar. IPCC'nin 17 Kasım 2011'de yayınladığı son rapor iklim değişikliğinin şiddetli iklim olayları üzerine etkisi üzerineydi. Bu raporun çıktılarını şu şekilde özetleyebiliriz:
 
İklim değişikliği sıcak dalgalarının sayısını ve sıcaklığını arttıracaktır.
 
İklim değişikliği yoğun yağışların ve yoğun yağışlar sırasında alınacak yağış yüzdesini arttıracaktır.
 
Tropik ve tropik dışındaki fırtınalar kuvvetlenecek ve bu fırtınalardaki rüzgar hızları artacaktır.
 
Bu ülkemiz için şu anlama geliyor:
 
Zaten kurak kuşağa yakın bir bölgede yer alan ülkemizde hem ortalama sıcaklıklar artacak, hem de ortalama sıcaklıktan çok çok sıcak olan günlerin sayısı artacaktır. Bugün saat 12:30'da güneşin altında gömleklerimizle yemek yerken havanın ne kadar sıcak olduğundan bahsediyorduk. Bu hızlı ısınmanın doğal bir yan etkisi olarak Karadeniz'de bulunan çok derin bir alçak basınç sistemi bir saat içinde o güzel bahar havasını bir anda felakete döndürdü.
 
Yakın gelecekte (hatta belki de şu anda) gelecek olan yağışlar sadece fırtına şeklinde olacak ve bu yağıştan sonra uzun süre tekrar yağış görülmeyecek. Görüldüğü zaman da tekrar fırtına şeklinde olacak.
 
Ülkemiz yüksek rüzgar hızlarının görüldüğü bir bölgede bulunmuyor. Karayiplerdeki bir fırtınada rüzgarın hızı düzenli olarak saatte 120 kilometrenin üzerine çıkabilirken bizde böyle bir olay sıklıkla görülmez. Ancak iklim değişikliği bu olayların da sıklığının artacağını gösteriyor bizlere. 
 
Doğal olarak bu fırtınalar insanların daha yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde daha fazla zarara yol açıyor. Bugüne kadar TEM'de TIRların rüzgardan devrildiğini duymamıştık, ama bugün böylesi bir olay yaşadık. Uzun yıllardır İnönü Stadı'nda yağmurdan dolayı maç ertelendiğini duymamıştık, bu haftasonu onu da yaşadık. Şimdiye kadar Antalya'da, Mersin'de denizin üzerinde hortumlar olduğunu biliyorduk, ama ilk defa Elazığ'da bir hortumda beş insanımız hayatını kaybetti. Her ne kadar unutmaya başlamış olsak da Eylül 2009'da Ayamama Deresi'nin taşmasıyla 23 kişiyi de İstanbul'un orta göbeğinde sel sularına kaptırarak kaybetmiştik.
 
Tabi ki çatılarımızı sağlam yapmıyoruz, tabi ki drenaj sistemlerimiz tıkanabiliyor, tabi ki işçilerin barındığı konteynerler yaşam standartlarına uygun değil, tabi ki hala dere yataklarına ev yapıyoruz, ama eskiden doğa bizim bu hatalarımızı affediyordu. Şimdi artık yeni bir dünyada yaşıyoruz. Bu yeni dünyada doğa artık bizim hatalarımızı kolay kolay affetmiyor. Artık hepimiz hızı saatte 120 kilometreyi aşan rüzgarlara, beklenmedik yerlerde ortaya çıkıp içinde yaşadığınız evi temelinden söküp götüren hortumlara, bir anda başlayan ve hızla sele dönüşme potansiyeline sahip yağmurlara alışmalıyız.  Son iki haftanın iklim olaylarına bakarak geleceği tahmin edebilirsiniz ve o gelecekte de iklim olayları bize daha nazik davranmayacak.

13 Nisan 2012 Cuma

Keşke politikacılar bilim insanlarını dinleseler

Orijinal yayın: 13.04.2012 T24 İnternet Gazetesi
Bu hafta İstanbul’da Türkiye’nin AB’ye katılımı bağlamında iklim politikalarımız üzerine bir toplantı düzenleniyor. Bu toplantıya çağrılı bakanlar ve pek çok politikacı olmasına rağmen program sonundaki panele bilim insanları davet edilmemiş.
Bu benim açımdan şaşırtıcı olmayan bir gelişme. Ancak politikacılar ve işadamları ya bilerek ya da bilmeden bilimsel çalışmaları dikkate aldıklarını düşünüyorlar, ama gerçekte devletler içi ya da arasında yapılan çalışmaların tümü artık bilimsel temelden tamamen uzak. Bunu birkaç başlıkta açıklamaya çalışacağım:
1. Biz bunu günden güne algılamayabiliriz, ama dünyanın iklimi geçen zaman içerisinde ciddi anlamda değişiyor. Eğer şu anda toprağın altındaki tüm fosil yakıtlarını, yani petrol, doğal gaz ve kömürü çıkartıp yakacak olursak önümüzdeki 90-100 sene içerisinde dünyanın ortalama sıcaklığı en az 6 derece artacak. Bu size korkunç gelmeyebilir ama basit bir örnek vermem gerekirse, böylesi bir sıcaklık artışı 100-150 sene içerisinde dünyadaki tüm buz kütlelerinin erimesine neden olur. Bunun sonucu da dünyadaki tüm denizlerin seviyesinin en az 60 metre yükselmesi demektir. “Dünyada Tuvalu, Kiribati, Maldivler yok olacak” türü bizi fazla da bağlamayan bir örnek vermeme gerek yok. Deniz seviyesi 60 metre yükselirse Adana’da Baraj’a kadar Çukurova yok olur, Mersin ve Antalya sular altında kalır, İzmir’in çoğu gider, Manisa yolundaki Topçu Tugayı’nın önünden denize girilir, İstanbul’da Fenerbahçe ve İnönü Stadları kalmaz, Taksim Meydanı neredeyse deniz kenarı olur. Eğer fosil yakıtlarını toprağın altından çıkartıp yakmaya devam edersek torunlarımızın dünyası bizimkinden çok daha değişik olacak. Taksim Meydanı’ndan denize girmek o kadar önemli değil ama deniz seviyesindeki 60 metrelik bir yükselmenin Türkiye’nin tarım arazilerine ve besin üretimine etkisini siz düşünün isterseniz. 
2. Felaketleri önleyebilmenin yolu hızlı bir şekilde alternatif enerji kaynaklarına yönelmekten geçiyor. Burada bir çevreci çılgınlığı gibi görülebilecek “tüm teknolojiyi bir kenara bırakıp taş devri hayatına dönelim” anlamında bir şey söylemiyorum. Enerji üretmek için fosil yakıtlarından başka bir kaynağa kaymamız ve fosil yakıtlarını sadece kesinlikle gerekli oldukları yerlerde kullanmalıyız. Bunu da hemen yapmaya başlamalıyız. Dünya 2015 yılında fosil yakıt tüketimini azaltmak zorunda, yoksa yukarıda anlattıklarımı engellemek çok zorlaşmaya başlayacak.
3. Devletlerin bu tür alternatif enerjilere ağırlık vermek için neler yapabileceklerini uzun uzun anlatabilirim, ama neler yapmaması gerektiği benim gözümde çok bariz: Atmosfere salınan karbondioksit miktarına kota koyup bu kotayı şirketler arasında dağıtıp bu kotayı bir ticaret malzemesi yapmak. Bu ancak bir durumda çalışabilir, o da kota çok düşük miktarlarda belirlenecek olursa. Yani biz 2011 yılında atmosfere 100 birim karbondioksit saldıysak, 2012 kotasını 100 birim veya 99 birim belirleyemeyiz. Alternatif enerjilere hızlı bir geçiş yapacaksak bu kotaların 95-90 birim aralığında belirlenip her geçen sene de %5-10 oranında azaltılması gerekmektedir. Ancak bu şekilde dünyamıza geri dönülmez bir zarar vermeden bu gezegende yaşamayı sürdürebiliriz.
4. Bizim devlet politikamız içerisinde alternatif enerji kaynaklarına yönelmek yok. Ana politikamız bu olmadığı müddetçe de Avrupa Birliği ile anlaşmamıza imkan yok. AB acilen alternatif enerji kaynaklarına yönelme politikası izliyor ve bu bağlamda da çok sıkı olmayan kotalar uyguluyor. Uygulamayı planladıkları kotalar insanlık için güvenli olabilecek bir rota çizmekten çok uzak olduğu için mantıksal bir anlam taşımıyorlar ama bizim olmayan politikamızla karşılaştırıldığında gene de geleceğe çok daha önem veriyorlar.
Sonuç olarak, ne iş dünyası ne de politikacılar bu temel gerçekleri duymak istemiyorlar. Kendi aralarında düzenledikleri toplantılarda küresel iklim değişikliğine karşı çalışmalar yaptıkları izlenimini veriyorlar ama çok yakında büyük felaketlerle karşılaşılmaması için her sene gidilmesi gereken yol bir adımken bir arpa boyu yol katedilip bu da büyük bir çaba olarak lanse ediliyor konuyu bilmeden dinleyenlere. Bu işin şakası yok artık, salım kotalarıyla, karbon piyasalarıyla kendimizi kandırmayalım. Dünya daha önce hiç karşılaşmadığı bir felakete doğru gidiyor ve bu tür göstermelik önlemler bu gidişe engel olmayacak. Herkesin elini taşın altına koyması gerekiyor, buna da liderlik edecek olanların politikacılar olması gerekiyor. 

11 Nisan 2012 Çarşamba

Uygarlığın son aşaması

Orijinal yayın: 11.04.2012 T24 İnternet Gazetesi

Hızla değişen bir dünyada yaşayan insan, çevresinde yaşanan bu büyük değişikliklerin zaman zaman farkına varamayabiliyor. Günlük hayatımızda bunu defalarca yaşıyoruz. Mesela ben, çocuklarım doğmadan önceki dönemi neredeyse hatırlamaz durumdayım, onların olmadığı bir hayat artık bana çok uzak. Benzer şekilde insanlığın dönüm noktaları nerededir diye düşünecek olursak birkaç önemli olay karşımıza çıkıyor.
 
İnsanlığın ilk ciddi dönüm noktası; istenildiği an ateşe ulaşılabileceğinin keşfidir. Bana göre insanı hayvandan ayıran temel nokta budur. İnsan o noktadan sonra doğanın mahkûmu değil, hükümdarı olma yoluna koyulmuştur. Ateş bulunana kadar ışık ve ısınma doğa şartlarına bağlıydı, sonrasında ise insan özellikle ışığa istediği zaman sahip olmayı becermiş ve karanlıktaki av kategorisinden aydınlıktaki avcı kategorisine terfi etmiştir.
 
İkinci dönüm noktamız; bitkilerin tohumlardan ürediğini keşfetmemizdir. O noktaya kadar besin neredeyse oraya göç etmek zorunda kalan insanoğlu, toprağa tohum ektiğinde buğday çıktığını anladığı an hem yeterli besine kavuşmuş, hem de göçebelikten yerleşikliğe geçmiştir. Açlığın sona ermesi ve artı ürünün ortaya çıkması sosyal toplumun da temelini oluşturmuştur.
 
İnsanlığın üçüncü dönüm noktası; buhar makinesinin icadıdır. Çoğumuz “bu neden bu kadar önemli olsun?” diye düşünsek de buhar makinesi ve ardından gelen endüstrileşme insanlık tarihini kol kuvveti, makine kuvveti olarak ikiye ayırır. Buhar makinesinden sonra insanlık yapmayı düşündüğü çoğu iş için artık sadece kendi gücüne veya hayvanların katkısına ihtiyaç duymaz olmuştur.
 
Bu üç aşama da getirdikleri faydalar yanında önemli sorunlar da yaratmıştır, ancak yarattıkları sorunlar faydalarına göre çok daha büyük olduğu için her adım bizi geri dönülemez bir yolda yürütmüştür. Ateşi kullanmayı öğrendiğimizde artık düşmanlarımız da bizim nerede olduğumuzu uzaktan görme yeteneğine sahip oldular. Tarımı öğrendikten hemen sonra tarlamızı korumak için düzenli ordu bulundurmamız gereğini de hızla fark ettik.
 
Buhar makinesinin getirdiği sorunu ise fark etmemiz epey zaman aldı. Buhar makinesinde önce odun yaktık, odunlar azalmaya yüz tuttuğunda kömür kullanabileceğimizi keşfettik, sonra petrol ve doğalgaza terfi ettik, ama ana sorun, yani makinelerin çalışması için enerji gerektiği hep bizim bir adım gerimizden gelerek bir sorun olmaya devam etti. Son çeyrek yüzyılda ise enerji üretmek için yaktığımız kömür, petrol ve doğalgaz ile ilgili çok önemli iki gerçek keşfettik.
 
Bu gerçeklerin birincisi gayet basit, bu üç kaynağın da bir sonu var ve bu son fazla da uzakta değil. Dolayısıyla bizi bugünkü teknolojiye ulaştıran makinelerin enerji ihtiyacını karşılamak için çok yakın zamanda başka bir kaynak bulmak zorundayız.
 
İkinci önemli problem de bu yakıtları kullanarak enerji üretmek dünyanın atmosferine geri dönülmez zararlar veriyor ve bu zararlar artık insan neslinin dünya yüzeyindeki geleceğini tehdit eder boyuta çıkmış durumda.
 
Yani insanlık şu anda ciddi bir açmazda, bugünkü teknolojimizi fosil yakıtlarına borçluyuz, ama hem fosil yakıtları tükeniyor, hem de geleceğimizi tehdit edecek boyutlarda doğaya zarar veriyor.
 
Bu noktada doğal olarak bir dönüm noktasına gelmiş bulunuyoruz. Ya insanlığın sonu gelecek, ya da insanlık yaşamını devam ettirmek için kullanışlı ve güçlü bir enerji kaynağı bulmak zorunda kalacak. Dolayısıyla pek çoğumuz bu kırılma noktasını yaşıyor olacağız, ya yeni bir ateşin bulunmasına tanıklık edeceğiz, ya da...

14 Mart 2012 Çarşamba

Denizlerde Balık Kalmıyor Artık!

Orijinal yayın: 14.03.2012 T24 İnternet Gazetesi

Hatırlar mısınız? Eskiden balık yemeğe gittiğimizde “bu deniz balığı mı?” diye sormamıza gerek kalmazdı. Her geçen gün denizlerimizde tuttuğumuz balık miktarı azalıyor. Myers ve Worm'ün Nature'da yayınlanan çalışmasına göre şu anda denizlerde “bize kalan” endüstriyel balık miktarı endüstri öncesi dönemin sadece %10'u. Bugün dünyada 1 milyar kişinin ana besin maddesi denizden yakalanan balık ve kişi başına yakalanabilen balık miktarı hem balık sayısının azalması, hem de nüfus artışı ile birlikte her gün düşmekte.
 
Public Library of Science (PloS ONE) dergisinde geçtiğimiz hafta yayınlanan bir çalışmaya göre Akdeniz'in ticari avlanmaya karşı korumaya alınmamış bölgelerinde balık miktarı koruma altına alınanlara kıyasla on kat azalmış durumda. İtalya ve İspanya kıyılarındaki bu koruma bölgeleri balık kaynarken özellikle Türkiye ve Yunanistan kıyılarında balık neredeyse tükenmiş durumda.
 
Rize Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi'nde yapılan bir diğer araştırmanın ilk sonuçlarına göre, 161 balık türünün bulunduğu Karadeniz'in Türkiye kıyılarında 59 balık türünün neslinin tükendiği belirlendi. 10 yılı aşkın süredir yaptığı araştırmaları basınla paylaşan Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Semih Engin, balık türleri neslinin tükenmesine başta aşırı avcılık olmak üzere, kirlilik ve iklim değişikliğinin neden olduğunu söylemiş.
 
Özellikle içdenizlerdeki balık türleri aşırı avlanma ve kirlilikten en fazla etkilenen canlıların başında geliyor. İnsan nüfusu arttıkça avlanmanın artacağını biliyoruz. Bunun en son noktasının denizlerdeki tüm canlıları yok etmemiz olacağını bildiğimiz gibi. Ancak bizler doğayı ve atmosferi aynen kirletirken dünyanın kendi kendisini temizleyeceğini düşünürken sanıyorum denizdeki tüm balıkları da avlarken balıkların denizde kendiliklerinden oluşacağını sanıyoruz. 
 
Ama iklim değişikliğinin denizler üzerine iki temel kötü etkisi daha var ve bu iki etki biz avlayarak işe karışmasak da denizlerdeki çeşitliliği bir süre sonra sona erdirecek.
 
Bu etkilerin birincisi dünyanın ortalama yüzey sıcaklığı gibi denizlerin ortalama sıcaklığının da artması. Balıklar deniz suyu sıcaklığına bizden çok daha hassaslar ve sıcaklıktaki ufak değişiklikler bile balık türlerinin yok olması için yeterli olabiliyor. Ayrıca artan sıcaklıklar daha çok tropik denizlere has bazı türlerin bizim denizlerimize yayılıp ekosistemi hızla tahrip etmesi anlamına da geliyor. Bu bizim için şu demek: Bu seneye kadar denize girdiğiniz koya bu yaz girmeye çalıştığınızda bakacaksınız ki denizde daha önce görmediğiniz bir yosun türü var, o yosunu elinizle tutmaya çalıştığınızda elinizi yakacak veya o yosunun varlığından dolayı o koydaki tüm deniz canlıları ölmüş olacaklar. Bu olayların gerçekleşmesi yüzyıllar sürmeyecek ve emin olun, doğa kendisini çok da hızlı temizleme ve yenileme kapasitesine sahip değil.
 
Ama daha da önemlisi deniz suyunun atmosferde artan CO2 gazı ile birlikte daha da asitleşmesi. Bunun ne önemi var bizim için diyecekseniz size şu basit soruyu sorayım: Büyük balıklar ne yer? Cevabını biliyoruz, küçük balıkları. Peki küçük balıklar ne yer? Onlar da sudaki mikroskobik plankton dediğimiz canlıları. Bu küçük canlıların varlıkları ve kabuk oluşturmaları denizde çözülmüş olan CO2 miktarına sıkı sıkıya bağlı. CO2 miktarı arttığı zaman önce bu küçük planktonlar ölüyorlar, sonra onlarla beslenen küçük balıklar ve sonunda da bizi ve dünyadaki yaklaşık 1 milyar insanı besleyen büyük balıklar.
 
Bu sorunun boyutunu size şöyle anlatayım: 56 milyon yıl önce atmosferdeki CO2 miktarı hızla arttı ve buna paralel olarak denizlerin asiditesi de arttığı için yaklaşık 1000 yıl içerisinde denizlerdeki plankton türlerinin %50'si yok oldu. Bu dinozorları öldüren meteor çarpmasında yaşanandan bile daha yüksek bir oran. Bugün ise denizlerin asiditesi 56 milyon yıl önce yaşanandan 11 kat daha hızlı artıyor. Basit bir matematikle denizlerdeki planktonların %50'sinin ölmesi için 90 yıl yeterli gibi görünüyor. “90 yıl sonrası umurumda değil” diyorsanız ne ala, ama “benim de çocuklarım, torunlarım var” diyorsanız, durum çok iç açıcı görünmüyor. 

10 Mart 2012 Cumartesi

Kimler İklim Değişikliğine İnanıyor?

Orijinal yayın: 10.03.2012 T24 İnternet Gazetesi
Bu yılın başında Amerika'da yapılan bir araştırmaya göre, küresel ısınmaya inananların oranı bir yıl öncesine göre %4 artarak %62 olmuş. Ülkemizde bu araştırma yapılacak olsa ne gibi sonuçlar çıkar bilmiyorum ama Amerika'daki araştırmadan çıkan sonuçları biraz irdelemekte fayda görüyorum: 
“İklim değişikliğine inanıyor musunuz?” sorusuna verilen cevaplar zaman içerisinde şu şekilde değişiyor:
2009 yılının Aralık ayında, Kopenhag İklim Zirvesi öncesinde ortaya çıkan e-posta skandalı ve bunu kullanarak iklim bilimcilere yapılan saldırılar basın yoluyla halkı etkilemiş ve küresel ısınmaya olan  inanç kısa bir sürede %72'den %52'ye düşmüş. Ancak 2011 yılında Amerika'da görülen iklimle alakalı felaketler iklim değişikliğine olan inancı birden yükseltivermiş! Bu arada ABD'de 2011 yılında her biri en az 1 milyar dolar zarara sebep olmuş 14 iklim felaketinin görülmüş olduğunu da hatırlatalım. 
SONUÇ 1: İnsanlar kendi başlarına gelince veya en azından yakınlarında felaketler olunca iklim değişikliğine inanıyorlar. 
“İklim değişikliğine inanıyor musunuz?” sorusuna verilen cevaplar cevaplayanların politik görüşlerine göre şöyle değişiyor: 

Demokratlar
Cumhuriyetçiler
Bağımsızlar
İnanıyorum
%78
%47
%55
İnanmıyorum
%15
%42
%30
Emin değilim
%7
%11
%15
Ben burada karar vermekte zorlandım. İnsanlar daha muhafazakar bir parti taraftarı oldukları için mi bu muhafazakar partinin iklim değişikliği karşıtı söylemlerine inanıyorlar, yoksa genelde değişikliğin her türüne karşı oldukları için mi muhafazakar bir partinin tarafını tutuyorlar? Ama durum ne olursa olsun, kişiler oy verdikleri partilerin görüşlerine yakın bir duruş sergiliyorlar iklim değişikliği konusunda. 
SONUÇ 2: Bilimin ortaya koyduğu kanıtlardansa parti liderlerinin ve bu görüşlerin yansıtıldığı basının düşünceleri insanlar üzerinde daha etkili oluyor. 
“İklim değişikliğine inanıyor musunuz?” sorusuna verilen cevaplar cevaplayanların cinsiyetine göre şöyle değişiyor: 

Kadınlar
Erkekler
İnanıyorum
%66
%58
İnanmıyorum
%22
%30
Emin değilim
%12
%12
Burada görülen fark parti çizgilerindeki farktan daha az olsa da gene de kadınların çevrelerindeki değişikliklere karşı daha duyarlı olabildikleri görülebilir. 
Son olarak “İklim değişikliğine inanıyor musunuz?” sorusuna verilen cevaplar cevaplayanların eğitim seviyesine göre şöyle değişiyor: 

Üniversite mezunları
Üniversite mezunu olmayanlar
İnanıyorum
%60
%66
İnanmıyorum
%27
%24
Emin değilim
%13
%11
Bu cevabı da yorumlamakta zorlanabiliriz, ancak şöyle bir yorum getirmek fazla güç olmasa gerek: Genelde üniversite mezunları daha yüksek gelir seviyesine sahip olduklarından, iklim felaketlerinden daha az etkileniyorlar. Dolayısıyla da gazetelerde ilk olarak Alabama'daki bir hortum felaketindense ekonomi sayfasındaki büyüme rakamları onları daha fazla ilgilendirebiliyor. 
SONUÇ 3: İklim değişikliğinden daha fazla etkilenecek olanlar gelmekte olan felaketin daha fazla bilincindeler, ama ellerinden fazla bir şey gelmiyor. 
Sanırım epey soğuk bir kış geçirmekte olduğumuz bu günlerde biz de benzer bir araştırma yapacak olsak sonuçlar Amerikalılar'ın sonuçlarına paralel çıkabilir, ama unutmayın, bu kışın bir de yazı var.

3 Mart 2012 Cumartesi

Artan Petrol Fiyatları Hepimizi Korkutmalı

Orijinal yayın: 03.03.2012 T24 İnternet Gazetesi
3 Ekim 2011'de 76 dolar olan ham petrolün varil fiyatı 1 Mart 2012'de 109 dolara kadar yükseldi. Sene başından bugüne kadar bile ham petrolün varil fiyatında yaklaşık 10 dolarlık bir artış söz konusu. Bu artış ABD ve AB'nin İran ile sürtüşmesinden kaynaklandığı kadar dünya petrol rezervlerinin azalmasından da kaynaklanıyor. Artık hepimiz ham petrolün varil fiyatının tekrar 30 dolar seviyesine düşmeyeceğine emin olabiliriz. Yüksek petrol fiyatları da bizim için şu anlama geliyor:
  • Benzin fiyatına en son zam petrolün yaklaşık bu seviyelerde olduğu sıra yapılmıştı. Bu sebepten kısa vadede benzine zam yapılmasını beklememeliyiz. Ancak ham petrolün varil fiyatı 120 dolar seviyesini zorladığında biz de benzinin zamlandığını görebiliriz. Uzun süreler enflasyonla mücadele etmiş olan ülkemizde artan benzin fiyatlarının her türlü maddenin fiyatına yansıyarak hayatı daha pahalı hale getireceğini hepimiz biliyoruz artık. 
  • Kış aylarında artan petrol fiyatları yurtdışından aldığımız doğalgazın da fiyatında bir artışa neden olacaktır. Her ne kadar şu anda kıştan çıkmakta olsak da, doğalgaz fiyatlarına zam yapmanın tam sırasıdır, çünkü şu sıra yapılacak bir zam faturalara tam anlamıyla yansımayacak, ancak gelecek kış hepimiz için ciddi bir masraf kalemi artışı anlamına gelecektir. 
  • Tarım üretimi ve bu üretimin bizlere ulaşması ciddi anlamda petrolün fiyatına bağlıdır. Petrol fiyatlarındaki artış aynı şekilde gıda fiyatlarına da yansıyacak ve bu da zincirleme bir etkiyle enflasyonu hızlandıracaktır. 
  • Hane bütçesinde zaten ana payı alan ısınma ve gıda harcamalarının payı daha da artacağı için bu bütçeden gerekli ihtiyaçlar dışında miktar azalacaktır. Bu da gerekli ihtiyaçlar dışındaki malların üretiminde azalmaya neden olacaktır. 
  • Tüketim malları üretimindeki durgunluk ekonominin de temelde durgunluğa sürüklenmesinin önemli nedenlerinden biridir. 


Bu sebeplerle hepimiz ham petrol fiyatlarındaki değişimleri dikkatle takip etmeliyiz. Kısa vadede olabilecek önemli değişiklikler zaten kırılgan olan dünya ekonomisi üzerinde ciddi hasar yaratabilir. 
Ancak diğer yandan da unutmamamız gereken önemli bir gerçek, petrolün (ve doğalgazın) bugün olmasa da çoğumuzun göreceği yakın bir gelecekte bitecek olmasıdır. Yani biz bugün varili 120 dolar olacak ham petrol fiyatından ürkerken, bundan birkaç sene sonra ham petrol üretimi azalacağı için fiyat 300-400 dolar seviyesine çıkacaktır. Bizlere düşen esas görev ekonomimizi o gün için hazırlayabilmektir. Eğer bu hazırlığa hemen başlayacak olursak kriz günü geldiğinde tüm dünyadan bir adım ileride olabiliriz. Bunun için de yapılması gereken şey bir an önce ülkemizin petrol bağımlılığını azaltmak yolunda adımlar atmaktır. Fakat devletimiz gelirinin önemli bir kısmını petrol üzerinden aldığı gibi dolaylı vergilerden sağladığı için bu tatlı gelir kaynağından kopmak istememektedir. Bu da konuya esaslı çözümler üretilmesi yolunda devlet desteğini ciddi anlamda azaltmaktadır. Umarım petrol kaynaklı sorunlar ülkemizde geri dönülemez zararlara yol açmadan hepimiz toplumsal aklımızı toplayarak çözümler üretmeye başlayabiliriz.

7 Şubat 2012 Salı

Yarın buzul çağına girmiyoruz!

Orijinal yayın: 07.02.2012 T24 İnternet gazetesi

Hatta seneye de girmiyoruz, belki üç bin sene sonra girebiliriz, ama o da kesin değil. Kesin olan bir şey varsa o da basının bu şekilde haber yaparak para kazandığı. İklimdeki değişiklikler genelde yavaş yavaş olur. Dünyanın altı ay içerisinde buzul çağına girmesi görülmemiş bir olgu değildir. Ancak bunun meydana gelebilmesi için korkunç bir şeyin gerçekleşmesi gerekir. Mesela dünya bundan 11.000 sene önce de 1.000 yıl süren bir buzul çağına girdi ve bu buzul çağına girmesi bir seneden kısa sürdü. Bu buzul çağının sebebi o zamanlar Kuzey Amerika'nın büyük çoğunluğunu kaplayan bir tatlı su gölünü tutan doğal barajın yıkılarak suların tamamının korkunç bir sel şeklinde Atlantik Okyanusu'na akmasıydı. Bugün için dünyada böylesi bir ani felaket beklemediğimiz için iklim değişikliklerinin yavaş gerçekleşmesini bekliyoruz. 

Peki basında son zamanlarda “buzul çağı geliyor” haberlerini neden sıklıkla okumaya başladık? Öncelikle unutmayalım, basının bize her an doğruları söylemek gibi bir zorunluluğu yok. Basın doğruları söylemek için değil insanlara haber vererek para kazanmak için var. İnsanlar hangi haberleri duymak ve okumak istiyorsa basın da o haberleri sunarak para kazanıyor. O haberlerin ne derece doğru olduğu fazla önem taşımıyor, yeter ki kaynağından doğrulanabilsin. Yani ben bugün çıkıp “Polonyalı bir grup bilimcinin yaptığı çalışmaya göre Atlantik Okyanusu'ndaki sıcak su akıntısı yavaşladığı görülüyor, bu da 11.000 sene önceki olayın bir benzerini yaratarak bizi altı ay içerisinde buzul çağına sokabilir” desem, yarın basında manşet olabilirim. Aslında fazla da yalan söylemem gerekmez. Böyle bir çalışma var. Ancak o çalışmanın tersini söyleyen başka çalışmalar da var. Dolayısıyla bilimsel etiği bir kenara bırakarak ünlü olmak hevesiyle haber yaratmak çok da zor değil. Basın da zaten satışını arttırmak için böylesi haberleri beklediği için manşetten “Mini buzul çağı geliyor” haberleri duymamız mümkündür. 

Basındaki iklim haberlerini değerlendirmenin bir diğer yolu da alınan reklamlara bir bakmaktan geçiyor. Basının para kazanma yollarının başında aldıkları reklamlar geliyor. “Mini buzul çağı geliyor” haberini manşet yapan gazetemizde o gün yer alan 33 reklamdan 20 tanesi direkt olarak atmosfere karbondioksit yayan ürünlerle ilgili reklamlar. O reklamları veren firmalar emin olun atılan başlıktan memnuniyet duymuşlardır. Ne de olsa atmosfere yaydığımız karbondioksit miktarını arttırmamız aslında buzul çağına girmemizi güçleştireceği için temelde faydalı bir iş oluyor bu habere göre. Daha basınımızda iklim değişikliğinin zararları üzerine yoğun bir yayın furyası görmediğimiz için reklam verenlerin de bu konudaki baskısını hissetmiyoruz. Ama benim inancım yakın zamanda eğer bir yayın organı bu konuda ağırlıklı yayın yapmaya başlayacak olursa reklam verenler tarafından kolu bükülerek doğru yola yöneltilecektir. NTV geçen senelerde bir Yeşil Ekran atağı yapmıştı. Yeşil Ekran'la biz mi ilgilenmedik, reklam veren kuruluşların ve tabi NTV'nin bağlı olduğu kuruluşların baskısıyla mı bilmiyorum ama artık diğer kanallar gibi bir rengi var NTV'nin. 

Kime güveneceksiniz peki bu konuda? Bu yazıyı okuyorsanız İnternet erişiminiz var demektir. Bulduğunuz her haberde durmayın, gidip kaynağını araştırın. Haberde İngiliz Met Office ve University of Reading'de bu konuda yapılan çalışma diyorsa girip o kurumların web sitelerine bakın. Bu önemde bir bulguları varsa eminim önce onlar manşet yapmışlardır bunu. Sonra bir durup düşünün, böylesi bir haberden kimin menfaati olur diye. Gene de karar veremiyorsanız bana yazın, ben sizin için yorumlarım, ama lütfen önce mantığınızın süzgecinden geçirmeden bu saçmalıklara inanmayın.