2 Mayıs 2023 Salı

İklimdeki Dunning - Kruger Etkisi

Bu hafta uzun bir aradan sonra Avrupa Yerbilimleri Birliği’nin senelik toplantısına (EGU 2023) katıldım. Bir hafta süren toplantıdan pek çok yeni şey öğrendik, kendimizi geliştirme fırsatı bulduk, yaptıklarımızı anlattık, çoğunlukla “bunu biz de yapabiliriz” dedik, epeyce şeyde de “keşke imkan olsa da bunu bizim ülkede de yapabilsek” demek zorunda kaldık. İnşallah o noktaya da yakın bir zamanda ulaşırız. Ama bugün, bir konuşmada geçen bir kavram üzerine eğilmek istiyorum, İngilizcesi “epistemic humility” sanırım dilimize de “bilgi sahibi olmaktan doğan alçak gönüllülük” diye tercüme etmek mümkün. Ben filozof değilim, onun için bu kavramın kökleri, “tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir” türü bir konuşmaya girmeyeceğim. Onun yerine özellikle sosyal medyada sıkça karşılaştığımız bir durumla bağlantılı olarak bu kavramı değerlendirmeye çalışacağım. Yazacaklarım tamamen benim görüşümdür, tartışmaya da kesinlikle açıktır.

Öncelikle çoğumuzun bolca duyduğu Dunning - Kruger Etkisi’nden bahsetmek istiyorum. Gene teorisine fazlaca girmeden bu kavramı şöyle açıklamamız mümkün:



Konu hakkında hiçbir şey bilmediğimizde o konu hakkında fikir beyan edebilmek için kendimizi yetkin de görmüyoruz. Bu A noktasına karşılık geliyor. Birkaç YouTube videosu seyrettikten sonra bilgimiz artıyor bu konuda ve “Her şeyi ben bilirim” Tepesi’ne ulaşıyorsunuz. Bu tür arkadaşlara sıkça rastlıyoruz. Konunun uzmanlarına “benim gördüğüm videoda öyle demiyordu, sen bilgilerini bir kontrol et istersen” özgüvenine bu noktada kavuşuyor insanlar. Ama video seyretmekle kalmayıp biraz daha öğrenmeye başladıklarında öğrendiklerinin ne derece az olduğunu ve öğrenmek için daha ne çok şey olduğunu algılamaya başlıyorlar. C noktasından sonra zorlu bir öğrenme süreci başlıyor. Öğrendiğiniz her bilgi sizi Aydınlanma Yokuşu’nda biraz daha yukarıya taşıyor. Öğrenilebilecek her şeyi öğrenmek elbette mümkün değil ama yeni öğrendikleriniz tüm bildiklerinize daha az şey katmaya başladığında da artık o konuda uzman sayılıyorsunuz. Sürdürülebilir bilgi o noktada sadece yeniliklere açık olmak anlamına geliyor.

Şimdi gelelim iklim krizine: Öncelikle, herkes iklimi biliyor ve herkesin bu konuda bir fikri var. Bu neredeyse kimse tam olarak A noktasında değil anlamına geliyor. Ancak bize bilgiyi sağlayacak çoğu kaynak da Aydınlanma Yokuşu’nda daha başlangıç noktasında olduğundan arada pek çok yanlış bilgi doğru kanallardan bile yayılabiliyor. İklim konusunda kendi dilimizde fazla yayın üretmediğimiz için, çoğu zaman, özellikle haberler, yabancı kanallardan tercüme ediliyor. Bu tercüme haberlerde de işin bilimsel temeli çoğunlukla eksik kaldığından yanlış çıkarımlar olabiliyor. Mesela bu haftadan bir örnek: “İklim değişikliği nedeniyle son on yılda buzulların %2’si eridi.” Gayet iyi niyetli bir haber ama gerçek kaynağına gittiğimizde eriyenin Grönland, Antarktika ya da Kuzey Buz Denizi buzulları değil; Himalayalar, Alpler, And Dağları ve Alaska gibi bölgelerde dağların üzerindeki buzullar olduğu anlaşılıyor. Bu da yeryüzündeki buzulların çok küçük bir kısmını temsil ediyor. Bu, aydınlanma yokuşunun başındaki bir haber kaynağının eksikliğinden kaynaklanıyor ve çok üzüleceğimiz bir hata değil.

Biraz daha kötü bir hata günümüzde iklim krizi popülerleşmeye başladığı için her bilim alanının kendi çalışmasını iklim krizi ile bağdaştırmasından oluşuyor. Gene bu haftadan bir örnek verelim: “İklim değişikliği depremlere yol açabilir.” Evet, iklim değişikliği depremlere yol açabilir ve açacak da. Ama Grönland ve Antarktika üzerinden kilometrelerce kalınlığındaki buz tabakası tamamen eriyip o kara parçaları metrelerce yukarı yükseldiğinde bu olacak, yani yüzlerce ile binlerce yıl zaman aralığında. Daha da önemlisi, bizim ülkemizi pek de etkilemeyecek bu. Çok aşırı yağış alıp barajlar dolduğunda bu altımızdaki kaya tabakasına bir etki yapıyor mu? Elbette yapıyor ama bu tür bir değişikliğin üreteceği depremleri sismik aletler bile zor ölçüyor, yani çok ufak depremler. Ülkemizdeki dev depremleri tetikler mi? Kesinlikle hayır. Ama bir akademisyen haber peşinde koşan genç bir basın mensubu ile konuştuğunda dikkatli olmazsa “iklim değişikliği depremlere yol açıyor” haberi çıkabiliyor. Akademisyen kendi alanında D ile E noktası arasında deprem olabilir dediğinde konuştuğu kişinin A ile B noktası arasında bir yerlerde olduğunu unutursa bu haberin ulaşacağı çoğu kişiyi hızla B noktasına taşımaya yardımcı olabilir. Ne yazık ki özellikle serbest bilgi akışının olduğu sosyal medyada doğru olandansa ilginç olan daha hızlı yayılıyor. Bu da kişilerin önemli kısmının B noktasında kümelenmesine neden oluyor.

Şimdi gelelim ilk baştaki soruna. Ben kendimi D noktası civarında görüyorum. Her gün yeni şeyler öğrenerek E noktasına doğru sabırla tırmanıyorum. Bir gün karşıma B noktasında bir kişi çıkıyor ve diyor ki “senin bu dediklerin var ya, hepsi yanlış”. Bu kişiye karşı nasıl davranmalı?

A noktasında hiçbir şey bilmeyen ve öğrenmeye istekli birine saatlerce anlatabilirim, hatta anlattım da. C noktası en sevdiğim yer çünkü orada gerçekten umutsuzca bilgiye aç kişiler var, birlikte öğrenmek en güzeli. D noktasına doğru tırmandıkça birlikte öğrenmenin zevki de artıyor. Orada zaten bilginin paylaşıldıkça arttığını içselleştirdiğiniz için Sokrat’ın izinden gitmeye başlıyorsunuz. Ama ah şu B Tepesi.

B Tepesi civarındakileri birkaç gruba ayırmak mümkün. Kısaca “ben zaten biliyorum, onun için laf etmeye değmez” diyerek susanlar ve konuşanlar diyebiliriz. Susanlarla gene bir sorunumuz yok da konuşanları iki gruba ayırmak mümkün: B Tepesi’ne doğru tırmananlar ve tepeden aşağıya doğru inmekte olanlar.

Tepeye doğru tırmananlar “dostum sen de hiçbir şey bilmiyorsun, iki tane video seyret de öğren ve o zaman anlarsın” grubunda oluyorlar genelde. İşte bu gruba karşı ne yazık ki bilgiden doğan alçak gönüllülük diye bir şey söz konusu olamıyor benim için. Bu tutum benim açımdan tamamen bilim karşıtı bir tutumdur ve buna nezaketle bir şeyler anlatmanın yolu yoktur. “Kardeşim senin bu cevabın yanlış, hatta saçma” demekte sakınca görmüyorum ama o tepede kendinden son derece emin arkadaşlar çok fazla alınıyorlar. Alınmaya da devam edebilirler bence çünkü insanlığın ne kadar fazlası o tepede toplanmaya devam ederse geleceğimiz de o denli karanlık olacak. O tepenin yanlış olduğunu şeker kaplamadan söylemek zorundayız ve bunu birlikte yapmalıyız. Yapmadığımız takdirde birileri bize Dünya’nın düz olduğunu, iklimin değişmediğini ve nice diğer bilim dışı şeyi anlatmaya devam edecek. Artık burada durmamız ve saçmaya hep birlikte “saçma” dememiz gerekiyor.

Bir de tepeden aşağıya doğru inmekte olanlar var. Onları koruyup kollamamız gerekiyor çünkü geleceği onlarla birlikte Aydınlanma Yokuşu’na tırmanarak kuracağız.

Sonuç olarak, bilgide alçak gönüllülük olur mu ya da olmalı mı? Başımıza ne geldiyse “Her şeyi ben bilirim” Tepesi’ne varmaya çalışanlara nazik davrandığımız için geldi. Geri kalanların hepsine kapımız açık, birlikte öğrenelim ve birlikte gelişelim ama cehalete dur dememin vakti geçiyor bile. 

Bu yazı T24 İnternet gazetesinde yayımlandı.

1 Mayıs 2023 Pazartesi

Kuraklık ve Tarımsal Sürdürülebilirlik

Ülkemiz oldukça uzun bir süredir ciddi bir kuraklık altındadır. Bu kuraklığın etkilerini kış boyunca barajlardaki su miktarı olarak algılıyor olsak da esas sorun kendini kuraklık yaza kadar devam edecek olursa tarım alanında gösterecektir. Akdeniz coğrafyasında bulunan ülkemizde çoğu tarım alanı hepimize küçük yaşta öğretildiği gibi, yazları sıcak ve kurak, kışları serin ve yağışlı diye kabaca anlatılabilecek bir iklim rejimine sahiptir. Bu kışı oldukça yağışsız geçirdikten sonra önümüzdeki yaz pek çoğumuzu epey korkutuyor.

Kuraklık, hepimizi etkilemenin ötesinde tarımsal üretimin sürdürülebilirliği üzerinde önemli etkiye sahip olan doğal bir afettir. Ürünlerin ihtiyaç duydukları anda suya ulaşabilmelerini kısıtlayan tarımsal kuraklık, üretim için en önemli tehditlerden biridir ve özellikle iklim krizinin bir sonucu olarak dünya genelinde endişe verici bir şekilde artmaktadır. Kuraklık, tarımsal üretimin verimliliğini ve kalitesini azaltarak aynı zamanda çiftçilerin gelirini de azaltır ve gıda güvenliğini tehlikeye atabilir. Ayrıca kuraklık, ekolojik dengeyi bozarak tüm canlıların ihtiyacı olan su kaynaklarını tüketebilir.

Kuraklık, tarımsal verimliliği ve kalitesini olumsuz etkileyerek tarımsal çıktıyı azaltır. Özellikle sulama sistemlerine bağımlı olan bölgelerde, su kaynaklarının azalması nedeniyle kuraklık, sulama sistemlerinin verimliliğini düşürür. Ayrıca, kuraklık bitkilerin kökleri tarafından emilen su miktarını azaltarak bitki büyümesine ve verimliliğine zarar verir. 

Tarımsal kuraklık ayrıca tarımsal ürünlerin çeşitliliği ve kalitesini etkiler. Kuraklık, bazı bitki türlerinin büyümesi için gerekli olan su kaynaklarının azalması nedeniyle üretkenliklerini azaltır. Bunun yanında kuraklık, bazı bitki türlerinin de büyümesini tamamen engelleyebilir veya düşük kaliteli ürünler üretmelerine neden olabilir. Bu da tarımsal ürünlerin çeşitliliğini azaltır ve çiftçilerin gelirini düşürür.

Kuraklık ayrıca tarımsal üretim maliyetlerini artıran bir etkendir. Kuraklık, hem sulama maliyetlerinde hem de su kaynaklarının tüketiminde artışa neden olarak üretim maliyetlerini yükseltir. Ülkemiz gibi tarımsal sulamada kullanılan suyun bir girdi olarak kabul edilmediği ülkelerde bile pompa maliyetleri masrafların önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Ayrıca, kuraklığın neden olduğu üretim maliyetlerindeki artış, tüketici bazında ürün fiyatlarının yükselmesine neden olur. Bu da tüketicilerin satın alma gücünü azaltır ve çiftçilerin ürünlerini pazarlamasını zorlaştırır.

Bunun ötesinde tarımsal kuraklık ekolojik dengeyi bozabilir. Kuraklık nedeniyle tükenen su kaynakları doğal habitatları da yok eder. Bu durum, gıda zincirini ve doğanın dengesini bozarak su kaynaklarına ve ekosistemlere uzun vadeli zarar verebilir.

Toprak kalitesi de kuraklıktan etkilenir, bu da toprak verimliliğini azaltabilir, toprakta yaşayan canlıların yaşamını ve bitkilerin büyümesini zorlaştırabilir. Ayrıca kuraklık, toprak erozyonuna ve bozulmasına neden olarak tarım arazilerine uzun vadeli zarar verebilir. Ülkemizde sıklaşmaya başlayan toz fırtınaları gerek ülkemizde gerekse de yakın coğrafyalarda oluşan kuraklıklarla yakından ilişkilidir.

Arazi kullanımında değişiklikler, ormanlık ya da sulak alanların yok edilmesi gibi doğal yaşam alanlarının kaybı da çoğu zaman kuraklıkla ilişkilendirilebilir. Bu değişiklikler doğal habitatları bozarak ve bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin sayısını azaltarak ekolojik sürdürülebilirliği olumsuz etkiler.

Kuraklığın tarımsal sürdürülebilirliğe zarar veren etkilerini azaltmak için birkaç önlem alınabilir. Bu önlemler şunları içerir:

Verimli Su Yönetimi: Su kaynaklarının verimli yönetimi, kuraklığın tarım üzerindeki etkisini azaltmak için hayati önem taşır. Devlet ve çiftçiler, su kaynaklarının sorumlu kullanımını sağlamak için birlikte çalışmalıdır. Bugün için ülkemizde çokça kullanılan vahşi sulama yöntemlerinden daha verimli sulamaya geçilebilmesi için çiftçinin desteklenmesi gereklidir.

Tarımsal Ürünlerin Çeşitlendirilmesi: Tarımsal ürünlerin çeşitlendirilmesi, kuraklığın tarımsal üretim üzerindeki etkisini azaltabilir. Hem zamansal hem de mekansal bağlamda artacak çeşitlilik, bazı ürünlerin verimliliğindeki azalmaya rağmen çiftçilerin hala gelir elde etmelerini sağlayabilir. Ancak giderek monokültüre yönelen tarım çalışmaları bu bağlamda sürdürülebilirliği kısıtlamaktadır.

Toprak Koruma: Toprak koruması, kuraklığın toprak kalitesi üzerindeki etkisini azaltmak için temel bir önlemdir. Devlet ve çiftçiler, toprak erozyonunu ve bozulmasını en aza indirmek için toprak koruma uygulamalarını sürdürmek için birlikte çalışmalıdır. Aslında bu uygulamaların önemli bir kısmı bizim tarım kültürümüzde bulunmakla birlikte son yıllardaki endüstriyel tarıma geçişle unutulmaya yüz tutmuştur.

Araştırma ve Geliştirme: Devlet ve üniversiteler, kuraklığın tarım üzerindeki etkisini azaltmak için yeni ve daha etkili yollar bulmak için araştırma ve geliştirme alanına daha fazla yatırım yapmalıdır. Bu yatırım, kuraklığa daha dayanıklı yeni ürün çeşitleri geliştirmeyi ve sulama sistemlerini iyileştirmeyi içermek zorundadır. Bugünün küreselleşen dünyasında bir yerlerden gıda bulabileceğimize emin olsak da orta vadede yeryüzünün geneline yayılacak kuraklık veya yağış rejimi değişiklikleri gıda güvenliğimizi tehlike altına atabilir. 

Sonuç olarak tarımsal kuraklık, üretkenliği, kaliteyi ve geliri etkiler ve tarımsal üretimin sürdürülebilirliği için önemli bir tehdittir. Ayrıca kuraklık, su kaynaklarını tüketerek ve doğal habitatları yok ederek ekolojik dengeyi bozar. Kuraklığın tarım üzerindeki etkisini azaltmak için devletin ve çiftçilerin, verimli su yönetimi, tarımsal ürünlerin çeşitlendirilmesi ve toprak koruması konularında kalıcı önlemler almaları gerekmektedir. Bu önlemler, kuraklıktan etkilenen bölgelerde tarımsal üretimin uzun vadeli sürdürülebilirliğini sağlamak açısından çok kıymetlidir.

Bu yazı Sürdürülebilir Üretim Dergisi'nde yayımlandı.

3-6-9 Dünyası

Bugün 1,2-6-8,02 dünyasında yaşıyoruz. Yani, iklim krizi ile birlikte sıcaklık artışı henüz 1,2℃, altıncı büyük yok oluş tüm hızıyla devam ediyor ve insan nüfusu bugün itibariyle 8,02 milyar. Bir yandan küresel ortalama sıcaklıklar yavaş yavaş yükseliyor diğer yandan da nüfusumuz her gün yaklaşık 180 bin kişi artıyor. 2050 yılını bulmadan nüfusumuz 9 milyarı aşacak, ortalama sıcaklığın ise 3℃ artış olması bize şaşırtıcı gelmemeli. Mesela gelecek sene muhtemelen 1,5℃ ısınma sınırını geçtiğimiz ilk sene olacak. Bu nüfus artış oranında dünya nüfusunun 2050 yılından önce 9 milyarı aşacağı nasıl öngörülebiliyorsa, bu sera gazı salım oranlarımızla atmosferi epey ısıtacağımız da aynı kolaylıkla hesaplanabiliyor. Peki bu bizi nereye götürecek?

Nereye doğru gideceğimizi doğru anlamak için nereden geldiğimize bir bakmamız gerekiyor. İnsan ırkı oldukça uzun bir zamandır yeryüzünde yaşıyor. Bilimsel veriler özellikle son 100 bin yıl içerisinde zihinsel kapasitemizde önemli bir artış olmadığını söylüyor. Yani, bundan 100 bin sene önce ne kadar akıllıysak, şu anda da o kadar akıllıyız. Ancak 100 bin sene önce mağaralarda yaşıyorduk, şimdi ise uzaya gidebilecek teknolojiye sahibiz. O kadar uzağa değil de 12 bin sene önceye gidecek olsak insanlığın 100 bin sene öncesinden pek de farklı olmadığını anlayabiliyoruz. Öyleyse ne olduysa son 12 bin sene içerisinde oldu diyebiliriz. Son 12 bin seneyi daha öncesiyle kıyasladığımızda ise bir unsur hemen öne çıkıyor: Son 12 bin senede çevre koşullarımız neredeyse hiç değişmedi. Öncesinde ise kısa süreler içerisinde doğal çevremizde oldukça hızlı sayılabilecek değişiklikler görülüyordu. Bu hızlı değişikliklerin sona erdikten sonra girdiğimiz ve oldukça kararlı çevre koşullarının görüldüğü döneme Holosen diyoruz.

Holosen medeniyetimizin geliştiği dönem oldu. Bu gelişme uzun süre oldukça yavaş ilerledikten sonra buhar makinesinin icadıyla hızlanmaya başladı, yaklaşık 1950 sonrasında ise neredeyse kontrolden çıktı. “Kontrolden çıktı” dememizin sebebi ise bu hızlanma öncesi doğaya verdiğimiz zararın ve bu zararın neden olduğu değişikliklerin geri dönülebilir seviyede olmasıdır. Ancak özellikle 1950 sonrası ısrarlı biçimde doğayı kararlı düzeninden saptırma çabalarımız jeologların bu döneme yeni bir isim verme çabalarına neden oldu: Antroposen, yani insanın çağı.

Bu yeni ismin sosyal bağlamını uzun uzadıya konuşmamız mümkün ama jeolojik açıdan konuya bakacak olursak, bundan milyonlarca yıl sonra yeryüzünde yaşayacak olanlar geriye dönüp kaya katmanlarının içerisinde bugüne ait bir kesit bulacak ve “burada garip bir şeyler olmuş” diyecekler. Yeryüzüne verdiğimiz zarar işte bu boyutta.

İşin kötü tarafı, bu verdiğimiz zararın bilincine vararak geri dönmeye de çabalamıyoruz. Çevre üzerinde geçtiğimiz her sene daha artan bir etkimiz var. Bu etkimiz yeryüzünün insan medeniyetini kurmasına destek olduğu iki temel noktada oldukça büyük zarar yaratıyor. Bu noktaların ilki sözünü ettiğimiz kararlı iklim ve çevre koşulları. İkincisi ise sahip olduğumuz biyolojik çeşitlilik. Medeniyetimizin gelişimine baktığımız zaman bunun tarımı yapılacak daha çeşitli ürünlerin yetiştiği ve bunun yanında hem beslenme hem de işgücü açısından destek olacak hayvanların olduğu Mezopotamya’da başladığını kolayca görebiliriz. Benzer iklim koşulları Orta Amerika’da, Indus Havzası’nda ve Çin’de de olmasına rağmen Mezopotamya’yı öne çıkartan buğday, arpa, mercimek ve yulafın yanında inek, at, koyun ve devenin varlığıydı. Bu nedenle 3-6-9 dünyası Holosen’den de Antroposen’den de farklı olacak.

Öncelikle 9 milyar kişiyi beslemek zorunda olacağız ve bu kişilerin önemli çoğunluğu gelişmekte olan ülkelerde, hatta bunların da gelişim basamaklarında daha aşağıda bulunanlarında doğacak. “Bu insanları beslemek kolay, yeter ki biz gıda sistemindeki sorunları ve israfı giderelim” diye düşüneceğinizi biliyorum ama ne yazık ki bu dediğiniz o kadar da kolay değil. Satın alma gücü arttıkça bireylerin istekleri de çoğalıyor. Eskiden parası olmadığı için erişemediği bazı şeylere erişecek parası olduğunda aşırı tüketime engel olmak başlı başına bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. O nedenle kişilerin tüketim alışkanlıklarını değiştirerek gıda israfının önüne geçeceğimizi düşünmek belki kendi ailelerimiz için geçerli olabilir ama kısa vadede küresel olarak uygulanabilir bir çözüm değil. Özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki hayvansal gıda tüketimi önüne oldukça zor geçilebilecek bir biçimde artıyor. Bu da 9 milyar kişiyi sağlıklı beslemek açısından önemli engellerden biri.

Yeryüzündeki hayat şimdiye kadar beş büyük yok oluş yaşamış. Bunların en ciddisinde, 251 milyon yıl önce, neredeyse gezegendeki tüm yaşam uçurumun kenarından dönmüş. Bu olayda yeryüzündeki canlı türlerinin %90’ı yok olmuş. Dikkat edin lütfen canlıların değil, o türden bir tane bile kalmayacak biçimde türlerin %90’ı yok olmuş. Bu felaketlerin en hafifinde, 359 milyon yıl önce canlı türlerinin %70’i yok olmuş.

Şimdiye kadar biyolojik çeşitliliğe verdiğimiz zararın üzerine, bilim insanları önümüzdeki 40 yıl içerisinde bugün kalmış olan biyoçeşitliliğin en az %30’unu daha kaybedeceğimizi söylüyorlar. Bu hızla devam edecek olursak insanlık yeryüzünün tarihindeki altıncı yokoluşa da kendisi neden olacak. Medeniyetin gelişimini biyolojik çeşitliliğe borçluyken yapmakta olduğumuz bu hatayı çok fena ödeyebiliriz. Bugün, “elimizdekiler bize yeter” derken aklımıza genelde kutup ayıları geliyor. Unutun kutup ayılarını, yanlış tarım politikalarıyla ata tohumlarımızı yitiriyoruz. Biyoçeşitliliğin kaybı dediğimiz kutup ayıları ya da penguenler değil, gelecekteki bir başka COVID salgınında ilaç olarak kullanabileceğimiz bir zambak cinsini ya da bir mercanı kaybediyoruz.

Bunların ötesinde bir de yeryüzü ısınmaya devam ediyor. Sıcaklık artışı 3℃’yi bulup geçtiğinde artık tanıyamayacağımız bir dünyada yaşıyor olacağız. Hani daha rahat anlamanız için, deniz seviyesi Kadıköy’de Boğa’ya kadar gelecek, Adana’da barajdan denize girebileceğiz. Antalya’da senenin yarısı 45℃ sıcaklıkla geçecek. Kuraklık ve sel felaketlerinden dolayı Afrika ve Güneydoğu Asya’dan on milyonlarca insan Avrupa’ya göç edebilmek için medeniyetlerin geçiş noktası olan ülkemize doğru göç edecek. Çekirge sürülerinin kuzeye yönelmeleriyle tarımsal ürünlerin yarısını kaybettiğimiz seneler olacak. Bu listeyi uzatmak mümkün ama sanırım 3-6-9 dünyasının Holosen’den de Antroposen’den de ne denli farklı olacağını kavradınız.

Peki ne yapmalı? Öncelikle şimdiden şikayetçi olsak da 1,2-6-8,02 dünyası pek de fena değil. Elimizden geldiğince bu dünyanın 3-6-9 dünyasına kaymasına engel olmalıyız. İşe başlamamız gereken nokta da küresel ısınmayı durdurmak olmalı çünkü iklim felaketi diğer sorunları da çözülmez hale getiriyor. Ama aklımızın bir kenarında her gün biraz daha hızla 3-6-9 dünyasına yaklaşmakta olduğumuz ve o dünyaya uyum sağlamamız gerekebileceği de bulunmalı. Benim kafamdaki dünya işte bu 1,2-6-8,02’den 3-6-9’a doğru hızla giden bir dünya. Bu hafta biri bana “siz kendi dünyanızda yalnızsınız maalesef” dedi. Evet, bugün için küçük bir azınlık olabiliriz ama bu azınlığın hızla büyüdüğünü görüyor olmak da oldukça üzücü. Keşke şimdiden herkes 3-6-9 dünyasını görse de oraya gitmemek üzere birlikte önlemler alabilsek.

Bu yazı EKOIQ dergisinde yayımlandı.

31 Mart 2023 Cuma

IPCC’nin Altıncı Değerlendirme Raporu

IPCC, küresel iklim değişikliği hakkında en güncel ve kapsamlı bilgiyi derlemek ve analiz etmek amacıyla uluslararası bilim insanlarından oluşan bir ekibin çalışmalarını kullanır. IPCC’nin en son yayımlanan Altıncı Değerlendirme Raporu, iklim değişikliğinin küresel ölçekte ve insan faaliyetleriyle ilişkili olduğunu doğrulamakta ve bu değişikliğin etkilerinin arttığını belirtmektedir. Raporda, küresel ısınmanın sınırlandırılmasının önemine vurgu yapılmaktadır.

Rapor, insan faaliyetlerinin sera gazı salımları yoluyla atmosferde biriken karbondioksit ve diğer gazların küresel ısınmaya yol açtığını tartışmasız biçimde göstermektedir. Sera gazı salımlarının COVID19 pandemisinin en üst noktasından sonra arttığı ve küresel ısınmanın kısa sürede 1,5°C sınırını aşabileceği uyarısı yapılmaktadır.

IPCC, raporda, küresel sıcaklık artışının neden olduğu iklim değişikliğinin bir dizi etkiye neden olduğunu vurgulamaktadır. Bu etkiler arasında deniz seviyesinin yükselmesi, orman yangınları ve su kıtlığı gibi doğal afetlerin artması yer almaktadır. Raporda, bu değişikliklerin insanların sağlığı, gıda güvenliği, su kaynakları ve doğal ekosistemler üzerinde ciddi bir etkisi olacağı belirtilmektedir.

Sera gazı emisyonlarının azaltılarak küresel ısınmanın sınırlandırılması ve olumsuz etkilerinin hafifletilmesi son derece önemlidir. Bu amaçla yapılması gereken değişiklikler, özellikle enerji üretimi ve tüketimi, ulaşım, gıda üretimi ve tüketimi, sanayi ve inşaat gibi sektörlerde yapısal dönüşümleri içermektedir.

Bu değişim hızla yapılmadığı takdirde iklim krizi küresel ekonomiye önemli bir tehdit oluşturarak finansal sistemi etkileyecektir. İklim krizi doğal afetlerin sıklığını ve şiddetini artırarak ekonomik faaliyetleri engelleyebilir veya olumsuz yönde etkileyebilir. Bu nedenle, finansal sistemin bu riskleri yönetme konusunda büyük bir rolü bulunmaktadır. Finans kuruluşlarının iklim risklerine karşı giderek daha fazla farkındalık kazandığı ve bu risklerin yönetilmesi için çeşitli araçlar geliştirdiği görülmektedir. Ancak IPCC raporu, finans kuruluşlarının iklim risklerine yönelik daha da acil bir müdahalede bulunmaları gerektiğini belirtmektedir. Raporda, finans kuruluşlarının, iklim risklerine yönelik risk yönetimi stratejileri geliştirmeleri, iklim riskleri hakkında şeffaf raporlama yapmaları ve iklim dostu yatırımlara yönelmeleri önerilmektedir.

Raporda ayrıca iklim krizinin en çok düşük gelirli ülkeleri ve toplumları etkilediğini ve bu etkilerin, gelir, cinsiyet, yaş, etnik köken ve diğer sosyal faktörler açısından farklılık gösterdiğini belirtmektedir. Örneğin, düşük gelirli ülkelerde yaşayan insanlar, doğal afetlerin etkilerine daha fazla maruz kalmakta ve bu afetlerin yol açtığı kayıplarla daha zor başa çıkmaktadır. Bu tür eşitsizliklerin, iklim krizinin önlenmesi ve etkilerinin azaltılması açısından önemli bir engel teşkil ettiğini de vurgulamaktadır. Düşük gelirli ülkelerin, gerekli iklim değişikliği önleme ve uyum stratejilerini uygulama konusunda yeterli kaynağa sahip olmamaları, eşitsizliklerin bir sonucudur.

Bu eşitsizlikler ayrıca iklim krizinin etkilerinin azaltılması için alınacak önlemlerin tasarlanmasında da bir engel teşkil etmektedir. Özellikle az gelişmiş ülkeler iklim krizi ile mücadelede daha fazla söz sahibi olma ve karar alım süreçlerinde daha fazla temsil edilme hakkına sahip değillerdir. Bu da ilerlemeyi güçleştiren unsurlardan biridir.

Sonuç olarak, IPCC'nin en son değerlendirme raporu, küresel iklim değişikliği hakkında en kapsamlı bilgiyi sunmakta ve almamız gereken önlemleri göstermektedir. Bilim insanlarının 7 yıllık emeklerinin ürünü olan bu raporun en azından yönetici özeti kısmının karar vericiler tarafından okunarak özümsenmesi yeryüzünün geleceği açısından son derece önemli olacaktır.

24 Mart 2023 Cuma

IPCC İklim Raporu

Birleşmiş Milletler 1988 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve BM Çevre Programı’na (UNEP) iklim değişikliği konusunda toplumu ve daha da önemlisi karar vericileri bilgilendirmek amacıyla bir oluşum kurma görevini verdi. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) bu görevi düzenli olarak yayımladığı raporlarla yerine getirmektedir. Bu raporlar bir yandan politika yapıcıların bilgi edinmek istedikleri özel konular haricinde bir de yaklaşık 6 - 7 senelik aralıklarla hazırlanan iklim değişikliğinin durumunu ayrıntısıyla anlatan çalışmalardan oluşur. Bu ayrıntılı raporlardan şimdiye kadar beş tane yayımlanmıştır. Her rapor dört bölümden oluşur ve her bölüm ayrı zamanlarda sunulur. Şu anda altıncı rapor (AR6) dönemini kapatıyoruz, yani raporun ilk üç bölümü 2021 ve 2022’de çıktı, son bölümü ise bu hafta açıklandı.

Raporun ilk bölümü iklim değişikliğinin bilimsel temellerini ve gelecekte bizi nasıl değişikliklerin beklediğini anlatıyor. İkinci bölümde iklim krizinin etkileri ve uyum, üçüncü bölümde de iklim değişikliğini durdurmak için yapılması gerekenler anlatılıyor. Bu bölümlerin tümünün yazarlarını değişik ülkelerden farklı bilim insanları oluşturuyor. İlk üç bölümün yayımlanmasından sonra bu bilim insanları bir araya gelerek bu üç bölümün bir sentezini hazırlıyorlar. Bu hafta yayımlanan da AR6 raporunun sentezi ve bu rapor bugün için iklim değişikliği hakkındaki bilimin en kapsamlı değerlendirmesi olarak kabul ediliyor. İklim krizi hakkında edindiğiniz herhangi bir bilginin güncel bilime uygun olup olmadığını öğrenebileceğiniz yer bu rapordur. Bu rapor elinizdeki bilgiyi destekliyorsa güvenilir olduğu anlaşılabilir.

AR 6 Sentez Raporuna göre, insan etkisiyle iklim sistemi "kesin" olarak değişiyor ve iklim değişikliğinin etkileri dünya genelinde hissediliyor. Basit bir cümlede anlattığımız bu bilgi üç değişik unsuru içeriyor: İklim kesinlikle değişiyor. Bu değişiklik sadece yeryüzünün bir bölgesini değil her tarafını etkiliyor. Bu değişikliğin sebebi kesinlikle insanlıktır. Artık “peki şu da olamaz mı?” şeklindeki şüphelere son vererek çözümlere ve uyuma yönelmemiz gerekiyor. Rapor, küresel sıcaklıkların sanayileşme öncesi döneme göre 1,5°C artmak üzere olduğunu ve bu artışın yüzyıl ortasında 2°C'ye ulaşabileceğini söylüyor. Bu arada raporun verilerinin herhangi bir tartışmaya yol açmamak için olabildiğince olumlu olduğunu söylemek gerekiyor. Bilim insanlarının önemli bir kısmı bu gidişle ısınmanın 2℃’de durmayacağını da söylüyorlar ama en azından “2°C'ye ulaşabileceği” dendiği zaman buna itiraz eden kalmıyor. Buna günümüz açısından bakacak olursak, şimdilik sadece 1,2℃ ısınmış durumdayız ve bu sene yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz kuraklığı hepimiz gördük. Üstüne bir de Şanlıurfa ve Adıyaman’da olan sel felaketlerini ağlayarak seyrettik. Sıcaklık artışının 2℃’ye çıkması bu sorunların ve felaketlerin de en az iki kat artması anlamına geliyor ne yazık ki.

Rapor ayrıca yükselen deniz seviyeleri, daha sık ve yoğun sıcak dalgaları, kuraklıkları, selleri ve orman yangınlarını ve biyolojik çeşitliliğin kaybını da içeren birçok iklim değişikliği etkisine dikkat çekiyor. Bu bağlamda yorum yapan çoğu önemli bilim insanı raporda beklendiği söylenen çoğu etki konusunda çok tutucu davranıldığını, gerçekte beklenmesi gereken sorunların çok daha büyük olacağını söylüyorlar. Son yıllarda gördüklerimiz bizlere bu konuda biraz bilgi verdiyse, bu kadar ısınmayla gelecekte yaşanacak olayların, özellikle bizim coğrafyamızda çok daha ciddi sonuçlar doğuracağını söyleyebiliriz.

Böylesi kötü sonuçlarla karşılaşmamak için başta karbondioksit olmak üzere sera gazı salımlarını azaltmak gerekiyor. Küresel ısınmayı sınırlamak için acil ve iddialı önlemlere ihtiyaç olduğu vurgulanıyor. Burada her iki kelimenin de altını defalarca çizmek gerekiyor. Geciktiğimiz her sene sorunu biraz daha çözülmez hale getiriyor. Bunun ötesinde alacağımız önlemlerin de bugünkü yaşamı “azıcık” değil kökünden değiştirmesi gerekli çünkü göstermelik çözümler durumu değiştirmeye yeterli olmuyor. Raporda ayrıca düşük karbonlu bir ekonomiye hızlı ve kapsamlı bir geçiş gerektiği vurgulanıyor ve hükümetler ile iş dünyasından bu geçişi hızlandıracak politikalar ve uygulamaları hayata geçirmeleri talep ediliyor.

Yalnız bu rapor konusunda oldukça ciddi eleştiriler de bulunuyor. Ama bu eleştirilerin iklim değişikliği karşıtlarından geldiğini düşünmeyin. Öncelikle bu raporun hazırlanması 6 - 7 senelik hummalı bir çalışmayı gerektiriyor. Bilim insanları bu çalışmanın onların hayatlarından neyi eksilteceğini bilerek bu işe gönüllü olarak ve para almadan katılıyorlar. Artık bilim çevresindeki seslerin birazı da bu işin gönüllülükten çıkarak verilen emeğin karşılığının sağlandığı bir yöne doğru gitmesi üzerinde yoğunlaşıyor. Bunun ötesinde raporların gönüllülük bağlamında uzun aralıklarla çıkması önemini artırsa da arada oluşan bilimsel gelişmeleri geç aktarması bakımından da eleştirilerek daha sık raporlar üretilmesine çalışılması isteniyor. Son olarak IPCC raporları, adında da olduğu gibi, hükümetlerin onayından geçen raporlar. Dolayısıyla da en az kötü çıktılar öne çıkartılarak tüm hükümetlerin kabul etmesi amaçlanıyor ama gerçekler bu raporlarda yazılanlardan çok daha kötü ve buna bir çare bulunması gerekiyor.

Genel olarak, AR6 raporu iklim krizinin ciddiyeti ile aciliyetini vurguluyor ve etkilerini hafifletmek için hızlı ve kararlı önlemlerin alınması gerektiğini gösteriyor. Dinleyip önlem almak bizlere düşen görev, eğer akıllıysak.

2 Mart 2023 Perşembe

Kuraklık Yanımızda

Hani gazete başlıkları var ya “Kuraklık Kapımızda” diye, ülkemizin önemli kısmı o noktayı geçeli epey oldu. Şimdi “Kuraklık Yanımızda” dememiz gerekiyor. Ancak yaşadığımız büyük deprem felaketinin ardından herkesin dikkati yerin altına çevrilmişken yerin üstünde olanlara dikkat edebilmemiz oldukça zor görünüyor.

Şubat ayının son günleri oldukça sıcak geçti. Aslında Şubat ayının başındaki birkaç günlük dönem hariç fazla soğuk bir kış geçirmedik. Yağış ise beklentilerin oldukça gerisinde kaldı. Meteoroloji Genel Müdürlüğünün hazırladığı kuraklık haritalarına bakacak olursak Ege Bölgesi hariç neredeyse tüm ülke normalin yarısından az yağış almış durumda.

İstanbul’da artık İSKİ’nin sayfasından barajların doluluk oranlarına bakmaya alıştık. Ama İstanbul barajlarındaki su oranı sizi dertlendirmesin. İstanbul’un ne bugün ne de yakın gelecekte bir su sorunu olmayacak. Çünkü İstanbul’un barajlarını besleyen ana unsur gökten düşen yağış değil Yeşilçay ve Melen’den boru hatlarıyla İstanbul’a aktarılan su. O da yetmeyecek olursa, hazırda duran Sakarya hattı kullanılarak Sakarya Nehrinin daha az arzu edilir kalitedeki suyu da İstanbul barajlarına eklenir ve İstanbul susuz kalmaz.

Bu demek değildir ki siz araba veya halınızı serbestçe yıkayıp havuzunuzu doldurabilirsiniz. İstanbul, suyun dikkatli kullanılması gereken bir şehirdir ve öyle de kalacak. Artık hepimizin ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız gerekiyor ve o yorgan da aslında bizim değil, komşudan aldığımız bir yorgan. 

Gelecekte diğer havzalardan bize transfer edilen suyun başına iki şey gelebilir. İlki çok ihtimal dahili değil ama ikincisi çok ciddi bir tehdit oluşturur. Yeşilçay ve Melen Havzalarında yaşayanlar nehirlerinin suyu kendilerine yetmemeye başladığı zaman bu suyun İstanbul’a aktarılmasına karşı çıkabilirler. Ama daha da olası ihtimal, yaşadığımız kuraklığın orta ve uzun vadede İstanbul’a su aktaran bölgelerde de ciddi değişimlere yol açması ve İstanbul’a aktarılacak su kalmamasıdır.

Bugün bir gazeteci arkadaşla sohbet ederken yarı şaka yarı ciddi “Peki Karadeniz’den su taşınamaz mı?” diye sordu. Bu sorunun yanıtı oldukça kolay aslında: “Biz Karadeniz’e taşınsak?” Doğru çözüm, suyu bize getirmektense suyun olduğu yere göçmektir ama gazeteci arkadaşın dediği gibi, “oralarda da ekmek yok”. O zaman günü kurtarmak yerine uzun vadeli plan yaparak “ekmeği” İstanbul’dan başka yerlere de yaymamız gerekiyor. İstanbul’un karşı karşıya olduğu deprem tehlikesini ve bunun yaratacağı korkunç yıkımı haftalardır konuşuyoruz ama deprem bir seferlik bir felaket. Kuraklık ise artık sıkça kapımızı çalacak, hatta bangır bangır çalıyor bile. Bu nedenle de bulduğumuz bir damla suyu bile çok iyi korumak zorundayız çünkü gelecek bugün kadar iyi olmayacak.

İklim krizi içinde yaşadığımız Akdeniz Havzası’nda yağışların yüzyılın sonuna kadar %30 azalacağını bize gösteriyor. “Aman canım bana ne, o zamana kadar kim öle kim kala” diyorsanız diyecek sözümüz yok ama “benim çocuklarımın dünyası çok daha sıkıntılı bir yer olacak” diye düşünüyorsanız, harekete geçmenin vakti geldi ve meteoroloji verileri belki de geçmekte olduğunu söylüyor.

1 Mart 2023 Çarşamba

Sorumlu gübre üretimi ve tüketimi

İklim değişikliği, başta karbondioksit olmak üzere sera gazlarının atmosfere salınmasından kaynaklanmaktadır. Bu gazlar Güneş’ten gelen ısıyı hapsederek küresel sıcaklıklarda bir artışa yol açar. Sıcaklıklardaki bu artış atmosferin ısı dengesini bozarak atmosfer sistemi içindeki tüm olayların daha şiddetlenmesine, daha uzun sürmesine ve geçmişte olduklarından daha geniş alanlara yayılmasına neden olur. Kömür, petrol ve doğal gaz yakarak atmosfere saldığımız karbondioksit (CO2) iklim değişikliğinin en önemli sebebidir. Bunun yanında çoğunluğu pirinç üretimi, doğal gaz hatlarındaki kaçaklar ve büyükbaş hayvancılıktan kaynaklanan metan gazı (CH4) bir diğer sebeptir. Nitröz oksit  de (N20) motorlu taşıtlardan ve tarımdaki gübre kullanımından kaynaklanan önemli bir sera gazıdır. Bu üç gazın toplam etkisi iklim değişikliğinin de nedenidir.

Çevre kirliliği, zararlı veya zehirli etkileri olan bir maddenin çevreye yayılmasıdır. İklim değişikliği çevre kirliliğinin bir türüdür. Ürettiğimiz her türlü atık sisteme geri kazandırılmadığı sürece çevre kirliliğine neden olur. Bugün denizlerimizde ve genelde doğada bulunan çoğu plastik madde buna güzel örneklerdendir. Bu tür kirlilikleri kolayca görebiliyor olsak da doğal olduğunu düşündüğümüz ama aslında doğayı çok kötü etkileyen başka kirlilik türleri de vardır.

Suni gübre bitkilerin büyümesini artırmak için üretilir. Geçen yüzyılın başlarında bulunan bir yöntemle havadaki azot gazını bitkileri besleyecek bir şekle döndürmeyi başardık. Bu yöntem ürettiğimiz tarım ürününün fiyatı ve faydasıyla kıyaslandığında oldukça ucuza mal olduğu için uzun süredir tarımda aşırı gübre kullanımına yol açtı. Şu anda dünyanın çoğu yerinde çiftçiler gerektiği kadar değil güçleri yettiği kadar gübre kullanmayı seçtiklerinden kullanılan aşırı gübre de önemli bir çevre kirliliğine yol açar.

İklim değişikliği, tarım ve gıda üretimi de dahil olmak üzere çevre üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Artan sıcaklıklar, mahsul verimini etkileyebilecek yağış sistemlerinde değişikliklere yol açabilir. Daha yüksek sıcaklıklar ayrıca mahsul verimini daha da azaltabilen yabani otların, zararlıların ve hastalıkların büyümesini artırır. Ek olarak, kuraklık ve sel gibi aşırı hava olayları da ekinlere zarar verebilir ve gıda kıtlığına yol açabilir. Bundan dolayı çiftçiler ürünlerini korumak için her gün biraz daha artan şekilde suni gübre ve ilaç kullanımına yönelmişlerdir. Bu da ürün fiyatlarını artırmanın ötesinde ciddi bir çevre kirliliğine de yol açar.

Suni gübre üretimi ve kullanımı iki farklı nedenle iklim değişikliğine ve çevre kirliliğine yol açar. Öncelikle havadaki azotu alıp toprağa faydalı hale getirmek oldukça enerji yoğun bir işlemdir. Bu işlem sırasında da bolca kömür ve doğal gaz kullanılır. Bu kullanım sonunda da atmosfere salınan karbondioksit gazı iklim değişikliğine neden olur. Kısaca, ne kadar çok gübre üretirsek, o kadar fazla iklim değişikliğine neden oluruz. Bu gübre üretimini kısalım anlamına gelmek zorunda değildir. Sadece şu anda ihtiyacımız olanın hayli üzerinde gübre üretip bu gübreyi oldukça yanlış kullanıyoruz. Yanlış zamanda, yanlış toprakta ve aşırı kullanılan gübre ise yağan yağmurla akıp göllere ve denizlere ulaşıyor. Karada fotosentez yapan bitkiler için gübre ne kadar güzel bir besinse deniz ve göllerde bulunan planktonlar için de aynı şekilde güzel bir besin oluyor. Bunun sonuçlarını geçtiğimiz yazın başında Marmara Denizi’ni kaplayan müsilaj ile gayet açıklıkla öğrendik.

Dolayısıyla, aşırı gübre üretimi de aşırı gübre kullanımı da iklim ve çevre kirliliği açısından önemli sorunlardır. Bu iki sorunu ayrı biçimde değerlendirerek onlara ortak bir çözüm bulmamız gereklidir. Öncelikle gübrenin yanlış kullanımı bir bilinçlendirme sorunudur. Çiftçiyi gübre ile kendi başına bıraktığınızda mucizevi biçimde doğru çözümleri bulmasını beklemeniz doğru değildir. Doğru gübre kullanımının ne derece kıymetli olduğunu algılayarak çiftçiye bu bağlamda maddi ve manevi desteği vermemiz gerekir. Çiftçiyi tarım marketlerle başbaşa bıraktığımızda toprak yapısından ve kullanım özelliklerinden bağımsız bir suni gübre kullanımı ile karşılaşmamız şaşırtıcı değildir. Özellikle ülkemiz gibi iklim krizinden tarımsal bağlamda son derece kötü etkilenmesi beklenen bir bölgede tarım birinci önceliğimiz olmak zorundadır. Bu nedenle de ziraatçılık yapılacak sıradan işlerden bir olmaktan çıkarılıp aranan bir meslek haline getirilmelidir.

Ne yazık ki son senelerde suni gübre üretimi de enerji kaynaklarının ve özellikle de doğal gazın bolca bulunduğu ülkelere kaymaktadır. Rusya ve Ukrayna arasındaki kriz önemli tahıl üretiminin sekteye uğramasının ötesinde suni gübre üretiminin de etkilenmesine sebep olmuştur. Bu tür krizlerin geleceğin dünyasında sıkça görüleceğinin bilincinde olarak her ülke kendi tarım üretimini garanti altına almaya çalışmalıdır. Bu çaba gıda güvenliği için gerekli besinlerin üretilmesinin ötesinde gübre gibi gerekli tarım girdilerinin sağlanmasını da kapsamalıdır.

Gübre üretim sistemleri bugün için neredeyse tamamen doğal gaz ve kömür kullanımına dayanmaktadır. Kendi kömür kaynaklarımız ülke ihtiyacının ancak yarısını karşıladığından ithalata yönelmek zorundayız. Ayrıca doğal gazın neredeyse tamamını da ithal etmek mecburiyetindeyiz. Dolayısıyla küresel bir enerji krizinde diğer unsurların ötesinde gübre üretimimiz de sekteye uğrayacaktır. Buraya Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatı çerçevesinde gübre üretiminin de mercek altındaki sektörlerden biri olduğunu eklemekte fayda var. Bu konuların tümünü birleştirdiğimizde suni gübre üretimi için yeni bir yöntem geliştirmemiz gerektiği açıktır.

Gübrenin ana maddesi olan azot serbestçe havadan elde edilebilir, ancak bu işlem için bolca enerji gereklidir. Kendi öz kaynağımız olan rüzgar ve güneşe dayalı olarak yapılacak gübre üretimi bizim için zor günlerde bir kurtarıcı olabilir. Ayrıca bütünsel tarım uygulamaları içinde hayvan gübresi kullanımı ve hatta bu hayvan gübresinden daha faydalı bir gübre üretilerek bunun da hayvan yemi üretiminde kullanılması döngüsel bir üretim sistemi kurulmasına da yardımcı olabilir. Bu hususların tümünü acilen araştırıp, deneyip, öğrenip kullanmaya başlamamız gerekiyor. İklim krizinin ülkemizi bir çöl haline çevireceği noktayı bekleme lüksümüz kalmadı artık.