17 Ekim 2022 Pazartesi

Küresel Doğal Gaz Ticareti ve Ukrayna Sorunu

Küresel bağlamda doğal gaz piyasasına dair ve bizi de ilgilendiren bilgileri listelemek istedim. Buradan çıkacak sonuçlara katılmayabilirsiniz ama en azından doğru soruları sormanıza yardımcı olabilir.

  • Güney ve doğu Asya’da bugün için en fazla doğal gaz tüketen ülkeler yer alıyor. Başta Çin olmak üzere Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Singapur bu bağlamda öne çıkan ülkeler. Hindistan ise geliştikçe kömürden doğal gaza bir geçiş yapma çabasında.

  • Japonya çok uzun zamandır enerji ihtiyacının önemli bir kısmını sıvılaştırılmış doğal gazdan (LNG) sağlıyor. Bu piyasada yerleşmiş ilişkileri var ve LNG’ye en yüksek bedellerden birini ödediği için en kıymetli müşterilerden biri.

  • Hindistan çok büyük bir pazar olmasına rağmen doğal gazı boru hatları ile alamıyor çünkü çevresindeki ülkeler hem güvenliği sağlayamayacak durumdalar hem de Hindistan’ın onlarla arası iyi değil. O nedenle de uzun vadede tek çıkar yol LNG.

  • Bölgedeki Avustralya, Endonezya ve Malezya’da yapılan LNG üretimi Asya pazarının ihtiyacını artık karşılayamıyor. Bu nedenle Katar önemli bir oyuncu olarak Asya pazarına hizmet veriyor.

  • ABD 2000’lerin başında net ithalatçı bir ülkeyken kaya gazı çıkartma metotlarının gelişmesiyle büyük ihracatçılardan biri haline geldi. Yalnız ABD’nin bir yanda en büyük gücü, diğer yanda da en büyük zayıflığı, doğal gaz üretimine devletin karışmaması ve doğal gaz üretim miktarlarını piyasa fiyatının belirliyor olması.

  • ABD’de devletin katkısı LNG ihracatını sağlayacak depolama ve sıvılaştırma tesislerinin kurulmasını kolaylaştırma aşamasında etkili oluyor. Ancak devlet içerisindeki iki grup, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar elde edilen doğal gazın gelecek için depolanması veya ihraç edilmesi konusunda anlaşmış değiller. Özellikle ülke içinde artan enerji fiyatlarının yakın ve orta vadede ihracatı zora sokması beklenebilir.

  • Bunun ötesinde, ABD istediği her ülkeye enerji ham maddesi ihraç edemiyor. Bu ancak kongrenin onayıyla mümkün. Dolayısıyla burada iki partinin anlaşması son derece önemli ve özellikle bugünlerde bu anlaşma pek de kolay görünmüyor.

  • ABD en büyük doğal gaz üretici ve ihracatçılarından biri olsa da ihracatın önemli bir kısmı Meksika Körfezi kıyısındaki tesislerden yapılıyor. Bu tesislerin en başta geleni Freeport’da Haziran ayında meydana gelen patlama ve yangın ihracatın %20 azalmasına neden oldu. Tamiratlar da en azından Ocak ayına kadar sürecek.

  • Son üç senedir La Nina koşulları hüküm sürüyor. Bu, Batı Avrupa açısından kışın soğuk geçeceğinin bir işareti. 

  • Avrupa Birliği uzun süredir Rusya ve Gazprom’dan bağımsız bir enerji stratejisi yürütmek çabasında. Bu strateji doğal gaz kaynaklarını çeşitlendirmenin yanı sıra yenilenebilir enerjinin de önceliklendirilmesini gerektiriyor. Avrupa Birliği’nin baş oyuncusu Almanya Rusya’dan aldığı doğal gaza o derece bağımlı ve bu gaza o derece güveniyor ki LNG ithal edebilecek bir altyapı kurmayı planlamamış bile. 

  • AB mümkün olduğunca hızla yenilenebilir enerjiye yüklenirken Rusya ile Ukrayna arasında oluşacak bir krizi öngörüyordu, ancak bu krizin topyekün bir savaş düzeyine çıkabileceğini beklemiyordu. Dolayısıyla enerji geçişi sırasında epeyce gafil avlandı. Şu anda sert bir kışı geçirebilecek kadar enerjileri yok.

  • Rusya - Ukrayna krizi başladığında enerji kaynakları hariç olmak üzere Rusya’ya yaptırım kararı uygulamaya başlayan, sonrasında da enerji kaynaklarını da bu kararın içine dahil eden Avrupa kısa vadede sorunun çözüme kavuşacağını ve bu sürede de gerek ABD gerekse de küresel piyasalardan elde edilecek doğal gaz ile normal yaşamına devam edeceğini umuyordu.

  • Küresel bağlamda yerleşmiş müşterileri olan bir LNG piyasasında Avrupa’nın eklenen ihtiyacı ve ABD’de devreden çıkan Freeport tesisi hesaba katıldığında önemli bir sıkışıklık oluştu. Özellikle daha yüksek fiyat veren Asyalı müşterilerin yanında LNG altyapısı nispeten zayıf olan Avrupa’nın sorun yaşayacağına neredeyse kesin gözüyle bakılıyor.

  • Bu problemlerin gelmekte olduğu 2014 ve öncesinden belliydi. Ukrayna, Rusya ile AB arasında bir doğal gaz aracısı rolü oynuyordu ve bu rolde de fazla başarılı değildi. Rusya o noktadan beri Ukrayna’yı aradan çıkartacak çözümler arayışındaydı. Bu çözümlerin ilki Kuzey Akım Boru Hatlarıydı. Bu hatlar başarıyla tamamlandı, ancak bu hatların yapılması AB ile Rusya’nın önemli maddi desteğiyle olabildi.

  • Karaların üzerinde bir doğal gaz boru hattı yapmak, deniz altında aynı hattı yapmaya kıyasla çok çok daha kolaydır. Kuzey Akım Boru Hatları Rusya’nın Ukrayna’yı resimden çıkartmayı ne derece istediğinin başta gelen göstergelerinden biridir.

  • Ukrayna uzun süredir Rusya’dan elde ettiği transit gelirleriyle ekonomisini ayakta tutmaktaydı. Bunun ötesinde kamu sisteminde yatan yolsuzluklar Ukrayna’nın Avrupa Birliği’ne dahil olmasını oldukça zorlaştırmanın ötesinde ekonomilerini de dengesiz bir hale getirmekteydi. Savaş öncesinde Rusya’dan gelen doğal gaz kesildiğinde Ukrayna’yı Avrupa Birliği’nin gaz şebekesi besledi ama kısa ve orta vadede Batı’dan yardım almadan Ukrayna’nın bu gazın parasını ödemesine imkan yok. Kısacası, Avrupa Birliği de Ukrayna’nın durumundan çok da hoşnut değil ve sorunun hızla çözülmesi onların da işine geliyor.

  • Ukrayna sorununun çözülmesi ABD’nin işine gelmiyor. Dikkat ederseniz Ukrayna’ya ekonomik yardım değil bolca silah yardımı yapılıyor. Artan petrol ve doğal gaz fiyatları artık önemli bir üretici haline gelmiş olan ABD’ye ihracat bağlamında fayda sağlıyor, satılan silah sistemlerinin de önemli bir kısmı ABD yapımı. Ayrıca bu savaş sayesinde ABD Avrupa ülkelerini hala aynı safta birleştirmeyi beceriyor.

Bir dahaki yazıda bu bilgilerle bizim içinde bulunduğumuz coğrafyayı birleştirerek çıkabilecek sonuçları irdelemeye çalışacağım.


Turizm Sektörü İklim Krizini Ciddiye Almaya Başlamalı

İklim krizi ile ilgili çoğu gerçek bize çok da duymak istemediğimiz şeyleri söylüyor. Bunların en başta geleni de değişmemiz gerektiği. Bugüne kadar neler yapıp nasıl davrandıysak şu anda karşı karşıya kaldığımız iklim ve çevre krizine neden olduk. Aynı şekilde davranmaya devam ettiğimizde de bu hasarları artırmaya devam edeceğiz. Ne yazık ki biz doğanın verdiği bu gayet açık uyarıyı duymazdan gelmeye devam ediyoruz ve böyle devam ettiğimiz sürece de sorunlar artarak karşımıza gelmeye devam edecek.

Son zamanlarda sıkça duymaya başladığımız bir çözüm yolu da “verdiğimiz zararı telafi etmek”. Yani “uçakla uçmayalım” demiyoruz, sadece “uçakla uçtuğumuz zaman atmosfere saldığımız karbondioksidi emen sisteme para verelim” diyoruz. Burada da elbette iki tane soru çıkıyor karşımıza:

Herhangi bir uçuşun ne kadar karbondioksit saldığını biliyor muyuz? Bu soruya cevap vermek oldukça kolay, en azından “en az şu kadar saldığını biliyoruz” demek mümkün. Uçuşu sadece uçağın yaktığı yakıt olarak bile görsek verdiğimiz zararın önemli kısmını algılayabilmemiz mümkün. Elbette uçuş sadece uçağın havada olduğu zaman değil. Bizim havalimanına gitmemiz, oradaki işlemler, uçağın hazırlanması hep sera gazı salımına neden olan eylemler ama buradaki en büyük hasar uçağın kendisinden kaynaklanıyor.

Peki uçağın saldığı karbondioksidi geri emen sistemin ne olduğunu ve nasıl çalıştığını biliyor muyuz? Bu soruya cevap vermek ise oldukça zor. Bu zorluğun birkaç kademesi var. Biri size “karbon offseti” satıyor olabilir. Ne satın aldığınızı biliyor musunuz? Eğer karbonun atmosferden geri kazanılması konusunda fazla bir bilginiz yoksa bunun cevabı biraz gri olabilir. Diyelim ki bu konuda bilgilisiniz, ama size “şu miktarda karbon tutuyoruz” diyen firmanın gerçekten o miktarda karbon tuttuğunu nereden bilebilirsiniz? Henüz bunun oturmuş bir finansal yapısı ve kontrolü bulunmuyor. Bunların üzerine bir de karşımıza sıkça çıkacağı üzere, fazla konuşmadan halının altına süpürüyor olsak da tutulan karbonun aynı anda birden fazla kişiye satılmadığını da biliyor muyuz?

Dolayısıyla, bir uçuşun saldığı karbon miktarını yaklaşık olarak biliyor olsak da bunun nasıl tutulabileceği konusundaki bilgilerimiz bize doğruyu gösterebilmekten son derece uzak. Tüm bunun üzerine bir de gittiğimiz yerde neden olduğumuz sera gazı salımları var. Uçaklar, oteller, lokantalar ve eğlence yerleri olarak bir hesap yapmaya çalıştığımızda turizm sektörünün yaptığı salımların tüm küresel salımların yaklaşık yüzde onuna ulaştığını görebiliyoruz. Yaklaşık üçte birini iş seyahatlerinin oluşturduğu bu sektörün iklim krizi açısından neden olduğu hasar kolayca göz ardı edilebilecek boyutta değil. Ayrıca bir tarım sektörü ile kıyaslandığında bu hasarın gerekli olup olmadığı da ciddi biçimde tartışılabilir. Bu nedenlerle en kısa zamanda turizm sektörünün kendi salımlarına ve yarattığı diğer sorunlara bakarak kendisine yepyeni bir yol çizmesi gerekiyor.

Öncelikle önümüzde bir hesap olması çok güzel olurdu. Mesela, “buradan kalkıp şuraya tatile ya da iş gezisine gittiğiniz zaman şu kadar sera gazı salımına neden oluyorsunuz, bunun yüzde şu kadarı uçak yolculuğundan, bu kadarı konaklamadan, şu miktarı da yeme içmeden kaynaklanıyor” diye bir bilgiye sahip olsak en azından içimizde bu bilince sahip olanlar adımlarını biraz daha dikkatli atarlar. Ama iş burada da bitmiyor. McKinsey tarafından yayımlanan Net-Sıfır Seyahate Geçişi Hızlandırmak raporunda uçak yolcularının yüzde kırkı saldıkları karbonun tutulması için uçak biletinin fiyatından yüzde iki daha fazlasını ödeyebileceklerini söylerken bu fırsat sunulduğunda gerçekten ödeyenlerin sadece yüzde on dört olduğu görülmüş. Yani ne rahatımızdan vazgeçmeyi ne de bunun bedelini ödemeyi kabulleniyoruz.

Ipsos’un 29 ülkede Eylül 2022’de yaptığı bir araştırmaya göre 16-74 yaş arasındaki yetişkinlere en önemli gördükleri sorun sorulduğunda ekonomi ve pandemi neredeyse verilen cevapların tümünü oluşturmuş. Henüz iklim krizi günlük dertlerimizin radarına girmiş durumda değil. Durum böyle olduğu zaman da bizler gerek turizm sektöründen gerekse de diğer sektörlerden en ucuzu talep ediyoruz, çevreye ve iklime en duyarlı olanı değil. Ama gün olur da bu rüzgar değişecek olursa çoğu sektör habersiz yakalanacağa benziyor. O nedenle de turizm gibi iklim krizine yönelik önlemlerin hedefinde olabilecek bir sektörün şimdiden bu konuda ciddi hazırlıklara başlaması çok faydalı olacaktır.


16 Ekim 2022 Pazar

Pakistan Fosil Yakıt Şirketlerini Mahkemeye Veriyor

Pakistan geçtiğimiz aylarda korkunç boyutta bir sel felaketi ile karşılaştı. Yaklaşık 30 milyon kişinin evsiz kalmasının ötesinde sel sonrası hasara uğrayan veya yıkılan 2 milyondan fazla evin, yaklaşık 24 bin okulun, 1500 sağlık tesisinin ve 13 bin kilometre yolun tamir edilmesi veya yeniden yapılması gerekiyor. Bu hasarların giderilmesi için gerekli olan maddi kaynak ise Pakistan ekonomisinin yaklaşık %10’una karşılık geliyor. Pakistan, yüksek nüfusuyla kişi başına düşen milli geliri az olan ülkelerden biri ve bu kaynağı yerine koyması neredeyse imkansız görünüyor. O zaman gözler gelişmiş ve zengin ülkelere dönüyor. Yalnız bu zengin ülkeler de Pakistan’a ya kısıtlı miktarda yardım yapıyorlar ya da yaptıkları yardımı borç para olarak görüyorlar. Zaten kaynakları kısıtlı ve nüfusları yüksek olan Pakistan gibi ülkelerin iklim krizinden kaynaklanan bu zararları geri ödeyebilmesine imkan yok. Bu sorun her geçen gün ve her geçen felakette biraz daha ağırlaşıyor.

Çözüm var mı? Olması gereken açısından bakacak olursak iklim krizine daha fazla neden olan gelişmiş ülkelerin şimdiki maddi imkanları ile bu hasarların önemli kısmını karşılamaları ve bir daha tekrarlanmaması için de altyapıyı kuvvetlendirmeye destek olmaları gerekiyor. Peki bu olur mu? Hayır. Küresel ekonomi küçük bir bilgiyi tamamen göz ardı ediyor. Onların, ürettiklerini satabilecekleri büyüyen pazarlar gerekli. Bu büyüyen pazarların önemli kısmı da Afrika ve Güney Asya’da bulunuyor. Eğer oradaki insanlar gerek ekonomik gerekse de insani anlamda gelişemeyecek olurlarsa diğer bölgelerde üretilen ürünlerin de satılma imkanı azalacak ve küresel ekonomi bir çıkmaza girecek.

Bu gerçekliğin anlaşılmamasındaki temel nokta, iklim krizini algılama bağlamında hepimizin en büyük sorunlarından birini oluşturuyor. Başımıza gelmekte olan ve şiddeti de gittikçe artan felaketlerin geçici olduğunu düşünüyoruz. Beynimizin bilinçli olan kısmı yeryüzündeki değişikliklerin kötüye gitmekte olduğunu görse ve sebeplerini anlasa da çoğumuz yarın daha güzel olacak inancıyla yaşıyoruz. Gelişmiş ülke ekonomileri de benzer şekilde yarın her şeyin daha güzel olacağına inanarak sistemlerini sürdürüyorlar.

Yalnız herkes bu saflıkta yaşamını sürdürmüyor. Bundan neredeyse yarım yüzyıl öncesinden bugüne dair yapılan hazırlıklar bulunuyor. Bu hazırlıkları yapanlar da kömür ve petrol şirketleri. Bugünlerde Pakistan özelinde hukuki bir girişim başlatılıyor. Bu sene yaşanan sellerden gelişmiş ülkelerin senelerdir atmosfere salmakta oldukları karbondioksidin sorumlu olduğunu öne sürerek hem bu ülkeleri hem de petrol ve kömür şirketlerini mahkemede yargılayarak tazminat elde edebilme çabasına girişildi. Bu çabanın kısa ve orta vadede bir sonuca ulaşmayacağını söylemek oldukça kolay çünkü fosil yakıt şirketleri 1960’larda tütün ve sigara şirketlerinin yaptıkları hatadan uzak durmak için çok akıllıca bir tuzak kurdular.

Bir iklim bilimci olarak bana “iklim değişikliğinin Pakistan’daki selleri daha da şiddetlendirdiği konusunda bir şüphen var mı?” diye soracak olursanız cevabım “hayır, hiç şüphem yok” olacaktır. Ama aynı soruyu “iklim değişikliğinin Pakistan’daki sellere neden olduğunu kanıtlayabilir misin?” diye soracak olursanız bilimsel cevabım “kanıtlanamaz” olacaktır. Dolayısıyla mahkemeye gittiğiniz zaman da sorulacak soru bu olduğundan davayı kazanma şansınız yoktur. Bugün ve yakın gelecekte de durumun değişmesi ihtimali yoktur. Çünkü sorunun sorulma şekli aslında sizin bu davayı kazanamamanızın nedenidir. Fosil yakıt şirketleri de gizliden gizliye son elli senedir sorunun bu şekilde sorulmasını desteklemişlerdir, çünkü soru bu şekilde sorulduğunda hiçbir dürüst bilim insanı benim verdiğimden farklı bir cevap veremez. Bundan dolayı da bize düşen görev uzun vadede sorunun soruluş şeklini değiştirmektir.

Sorunun soruluş şekli, yani atmosfere sera gazı salan herhangi bir eylemin gelecekte olan herhangi bir felakete neden olduğunun kanıtlanması aslında hepimizin içini rahat ettiren bir konu olduğundan bunun üzerinde fazla durmuyoruz. Uçakla yaptığımız bir seyahatin ya da banyoda uzun süre sıcak suyu açık bırakmamızın gelecekte oluşacak bir olayın tetikleyicisi olabileceğini kabul edecek olursak hızla davranışlarımızı değiştirmemiz gerekecek, bu da hiç işimize gelmiyor. Fosil yakıt şirketleri de bu hissiyatı körükleyerek kendilerini hukuk karşısında temize çıkaracak yolu açıyorlar.

Bilim insanları da meraklarının kurbanı olarak kolayca bu tuzağa düşüyorlar. Herhangi bir olayın nedenini araştırmak bilimin temelinde bulunduğu için asıl sorulması gereken sorunun tam tersi yönden oluşturulması gerektiğini düşünmüyorlar bile. Aslında olayın temeline inecek olursak, bir kelebeğin Amazon’da kanat çırpmasının bir ay sonra yeryüzünün başka bir noktasında bir fırtınaya yol açabileceğini nasıl temel prensiplerden kabulleniyorsak, yaktığımız herhangi bir fosil yakıtın atmosferin ısınmasına neden olarak gelecekte bir gün bir iklim felaketinin de nedeni olabileceğini kabullenmek zorundayız. O zaman da soruyu tersten sormak gerekir: “Yaktığınız herhangi bir litre benzinin Pakistan’daki sellerin çok daha şiddetlenmesine katkıda bulunmadığını kanıtlayabilir misiniz?” Cevap son derece kesin bir “hayır” olacaktır. Dolayısıyla soruları bu şekilde sormaya başlarsak iklim krizini durdurmak için atmadığımız her türlü adımdan dolayı fosil yakıt şirketleri, devletler, büyük şirketler ve hepimiz suçluyuz. Bunu ne kadar hızlı bir şekilde düşünce yapımızın içerisine yerleştirebilirsek sorunu da o denli hızla çözebiliriz.


14 Ekim 2022 Cuma

COP27'ye katılıyoruz

1992’de Birleşmiş Milletler’e üye ülkelerin önde gelen politikacıları Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde toplanarak gelişmenin ve çevrenin geleceği konuları hakkında önemli kararlar aldılar. Bu toplantıdan akılda kalan en önemli karar ise İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’dir. Bu sözleşme ile iklim krizinin çok önemli bir sorun olduğu ve birlikte çalışarak çözülmesi gerektiği tüm devletlerce kabul edilmişti. Ayrıca bu konuda ortaya konan ilerlemenin değerlendirilmesi için her yılın sonunda bir taraflar konferansı (Conference of Parties - COP) düzenlenmesi de kararlaştırıldı.

Taraflar konferanslarının ilki 1995’te düzenlendi ve pandemi dönemi haricinde her sene devlet delegeleri ve sivil toplum bir araya gelerek bu sorun hakkında durum değerlendirmesi yaptılar. Sonuçta “iklim krizi problemine çözümler üretildi ve herkes mutlu mesut yaşadı” demek ancak masallarda oluyor. Gerçek hayatta “bu toplantılardaki yoğun çabalar sonucunda konu hakkında ilerleme kaydedildi ancak henüz gerçek çözümden uzağız” demek bir başarı sayılabilir. Ama bu konuda yapılanları anlatmaya çalışsak kullanacağımız tabir “bir arpa boyu yol ancak kaydedilmiştir” olmalı. Şimdiye kadar yapılan 26 Taraflar Konferansı ve imzalanan iki önemli anlaşma atmosferdeki sera gazı salımlarının azaltılması yolunda hiçbir fayda sağlamadı. Hatta insanlığın atmosfere saldığı sera gazı miktarı hala hızlanarak artıyor diyebiliriz.

“O zaman bu insanlar her sene neden boşu boşuna toplanıyorlar?” diye soracak olursanız, verecek cevabımız ne yazık ki yok. Orada toplanan birçok insan görüş alışverişinde bulunuyor ve sonra bir dahaki seneye görüşmek üzere ayrılıyor. Bu iklim görüşmelerinin yapısı ve alışkanlığı haline gelmiş durumda. Devletlerin ne düzeyde katılım sağladıkları iklim konusuna ne derece önem verdiklerinin de bir göstergesi olarak kabul ediliyor ve çoğu devlet iklim krizini giderme yolunda küçük de olsa önemli adımlar atmaktansa geniş heyetlerle bu toplantılara katılmayı tercih ediyor.

İklim krizinin küresel bir sorun olduğunu vurgulamak açısından bu toplantılar her sene değişik bir kıtada ve ülkede yapılıyor. Bu seneki toplantı ise bize oldukça yakın bir yerde, Mısır’da düzenleniyor. Şimdiye kadarki toplantıları oldukça yakından takip etmeme rağmen katılmak istemedim. Bu sene ise Yuvam Dünya ile birlikte gidiyorum. İlk başta bir tane şartım vardı, “deniz veya kara yolu ile gideceğiz” diye. Yalnız deniz yolu için her şeyi hazırlamamıza rağmen “yolculuk 21 gün sürüyor” denilince cesaret eden pek kimse olmadı, sonunda biz de mecburen uçakla gitmeye razı olduk.

Diğer 26 İklim Konferansının bize öğrettiği, bu konferans bağlamında da fazla beklentilerimiz olmaması gerektiğidir. Benim görüşüm, özellikle de fosil yakıt üreticilerinin ve tüketicilerinin son bir yıl içerisindeki hareket tarzları bir göstergeyse, iklim krizine çözüm arayışları konusunda ümidimizin fazla kalmadığı yönünde. Bu nedenle özellikle ülkemizin de içinde bulunduğu iklim krizinden kötü etkilenme olasılığı yüksek gelişmekte olan olan ülkelerin kendilerini korumaya en fazla önemi vermeleri gerekiyor. Ancak bu yönde sağlanacak maddi kaynak genellikle gelişmiş ülkelerin banka ve kuruluşlarından geldiğinden, bu kuruluşları uyuma daha fazla kaynak ayırmaya ikna etmek gerekiyor. Dolayısıyla bu tür, tüm tarafları bir araya getiren toplantılar kaynakların artık uyuma önceliklendirilmesinin sağlanabilmesi açısından faydalı olacaktır. Her ne kadar EBRD gibi büyük bankalar verdikleri kredilerde hem iklime zarar vermemeyi hem de iklimden zarar görmemeyi koşul olarak beyan etmeye başlamış olsalar da koşulların iklimden görülecek zararı da azaltma şekline evrilmesi uluslararası toplumdan en başta gelen beklenti olacaktır. Artık kalkınma değil elimizdekileri koruma çağındayız ve buna göre yaşamaya başlamamız hayırlı olacaktır.


9 Ekim 2022 Pazar

Birleşmiş Milletler’in düzenlediği iklim değişikliği konferansları ne vadediyor?

Birleşmiş Milletler’in 1992'de Rio’da düzenlediği Çevre ve Gelişme Konferansı sırasında üzerinde anlaşma sağlanan üç önemli sözleşme var. İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi bu sözleşmelerin belki de en fazla gündemde kalanı. Sözleşmenin maddeleri uyarınca her senenin sonunda bir taraflar konferansı (Conference of Parties – COP) düzenleniyor. Bu konferansların yirmi altıncısı geçen sene Birleşik Krallık’taki Glasgow şehrinde düzenlenmişti. Bu seneki konferans da Mısır’ın Sharm el-Sheikh şehrinde 6 – 18 Kasım tarihleri arasında yapılacak. Bu konferanstan neler beklememiz gerektiğine bakmadan önce daha önceki 26 konferansta elde edilenlere bakmakta yarar olduğunu düşünüyorum.


Kolayca görebildiğimiz gibi ilk Taraflar Konferansının düzenlendiği 1995 yılından bu yana arada görülen ekonomik krizler ve pandemiyi bir kenara bırakacak olursak, atmosferdeki sera gazı oranında gözle görülebilecek bir azalma olmamış. Hatta salımların arttığı bile söylenebilir. Bu toplantılar işe yarayacak olsa geçen zaman içerisinde elde edilen sonuçların CO2 salımlarına da yansıması gerekir. Böyle bir durum var mı? Hayır. Bu toplantılar 30 senedir yapılıyor ve karbon salımları 30 senedir artmaya devam ediyor. Çünkü bu durumun arkasındaki temel nedenleri değiştirmek için yeterli çaba göstermiyoruz.

Yeterli çaba gösterilmemesini biraz da bu anlaşmaların "devletler üstü" yapısına bağlayabiliriz. "Devletler arası" anlaşmalara uyulmadığı takdirde iki tarafın da yaptırımları olabilir. Böylesi "devletler üstü" anlaşmalarda ise neredeyse tüm devletler taraf konumundadır. Özellikle de ABD gibi taraflar yan çizdiği zaman bir yaptırım uygulamak elbette söz konusu olmuyor. "Ben bu konuda çok çaba gösteriyorum" diyen ülkeler bile yeterli çaba göstermedikleri için durum gittikçe kötüye gidiyor.

Durumun ciddiyetini kavrayan ülkeler ise oldukça küçük ülkeler. Bunların arasında deniz seviyesindeki yükselme ile önümüzdeki 30 sene içerisinde toprakları yok olacak ülkeler yer alıyor. Ne var ki bu gibi ülkelerin nüfusu da 15.000-100.000 civarında. Bu ülkeler ABD, Rusya, Çin veya AB ile kıyaslandıklarında çok küçük bir nüfusu temsil ettiklerinden dolayı, ellerinden gelen her şeyi yapsalar da maalesef seslerini pek duyuramıyorlar.

Siyasi karar alıcıları en fazla zorlayacak noktanın kamuoyu baskısı olması gerekiyor. Ancak bu baskı konferansların yapıldığı 30 yıl boyunca birkaç sokak gösterisinden ileri gidemiyor. Bunun arkasındaki temel sebep ise bizim bu konuya yeterince önem vermiyor olmamız. Örneğin ülkemizde, seçim dönemlerinde veya genelde politikacılarla konuşurken çoğunluk, çoğu zaman "iklim değişikliği veya çevre sorunları benim için en önemli konudur, bu konuda ne yapıyorsunuz?" diye sormuyor. Biz,  ekonomi / işsizlik / COVID / eğitim konularında neler yapıldığını soruyoruz. "İklim değişikliği konusunda ne yapıyorsunuz?" diye soranların sayısı fazla olmadığı için de politikacıların buna verdiği önem de orantılı olarak düşük oluyor. Bu durum sadece Türkiye özelinde değil, diğer ülkelerin çoğunluğu için de geçerli. Durum böyleyken politikacılar ciddi bir baskı hissetmiyor. İnsanlar istemedikçe politikacılar kendiliklerinden bir şey yapmaz. Politikacıların yaptığı iş, halkın onlardan ne istediğine dayanır. Halk olarak biz iklim değişikliği konusunda çalışmayı bir görev olarak belirlemediğimiz sürece, politikacılar o konuda çalışıyor gibi görünseler bile diğer konularla kıyaslandığında buna pek önem veremezler. Bu konuya politikacıların daha çok önem vermesi için öncelikle bizim daha çok önem vermemiz gerekir.

Konferans öncesinde konuşulan ilginç konulardan biri de taze İngiliz Kralı 3. Charles’ın Mısır’daki toplantıya katılıp katılmayacağı. Bundan önceki 26. Konferans İskoçya'nın Glasgow şehrinde yapıldı. İngiltere hükümeti bu toplantıya çok önem verdi ve iklim değişikliği konusunda neler yapacağına dair büyük vaatlerde bulundu. Ancak, özellikle Rusya-Ukrayna kriziyle artan enerji krizi içerisinde ve Birleşik Krallık'ta başbakan olarak Boris Johnson'ın yerine Liz Truss'ın göreve gelmesiyle Britanya hükümetinin iklim krizine bakışı oldukça değişti. Liz Truss'ın kurduğu kabinenin önemli bir kesimi "iklim değişikliği de neymiş? Bizim çok daha önemli sorunlarımız var, enerji krizi de bunun başında geliyor" diyen insanlardan oluşuyor. Bu insanların sorunu da haliyle önümüzdeki kışı geçirmek… Batı Avrupa’nın elinde kış boyu yetecek enerji yok. Özellikle Batı Avrupa'nın enerji ve endüstriyel üretimleri enerji krizinden dolayı düşmekte. Bu yüzden, o ülkeler açısından bu kış çok zor geçecek. Ekonomik açıdan bakıldığında İngiltere, geçen yıl iklim konusunda verdiği sözlerin çoğunu unutmuş durumda. İngiltere'de bu konunun önemli bayraktarlarından biri, geçen yıl bu zamanlarda Prens Charles olan Kral Charles'tır. Prens Charles geçen seneye kadar serbestçe birçok ülkeye gidip konuşmalar yapıyor ve iklim krizi konusunda daha fazla çalışma ve çok sayıda değişiklik yapılması gerektiğini söylüyordu. Kral sorumluluğunu yüklendiğinde ise Mısır ziyareti için başbakandan bir görüş alması gerekti. Liz Truss kralın Mısır’daki iklim konferansına katılmasına pek de sıcak bakmadı, çünkü bir taraftan İngiliz hükümeti "iklim konusunda verdiğimiz sözleri tutmamız biraz zor" derken öbür tarafta kralın Mısır'a gidip "tüm dünyanın şunları yapması gerekir" demesinin ülke açısından doğru olmayacağını düşündü. Böylece prensken biraz daha rahat davranabilen Charles, kral olunca sorumlulukları arttığından dolayı bu şartlar altında Mısır'a gidemiyor.

Bu kış enerji sıkıntısıyla ilgili durum sadece İngiltere'yle sınırlı olmayacak, Almanya'da ve Avrupa Birliği'nin genelinde de bu davranışın benzerlerini göreceğiz. ABD zaten iklim konusunda pek atak değildi. Bu nedenle, bu toplantıda politik ağırlığın yavaş yavaş doğuya kayması beklenebilir. Bu toplantıda Çin ve Hindistan’ın öne çıkarak politikalar konusunda önderlik yapmaya başlaması şaşırtıcı olmayacaktır. Ancak geçmiş 26 konferanstan edindiğimiz tecrübeler onların da çok önemli bir gelişme sağlayacak kadar katkıda bulunmayacağını gösteriyor.

7 Ekim 2022 Cuma

Bir silah olarak doğal gaz

Pasifik Okyanusu’nun güney kısmındaki sular son üç senedir ortalamadan oldukça serin. Suların ortalamadan serin olması durumuna La Nina adı veriliyor. La Nina durumunun üç yıl üst üste görülmesi ise sık rastlanan bir durum değil. Pasifik Okyanusu yeryüzündeki suların önemli bir kısmını barındırdığından bu bölgedeki ısınma ya da soğuma gezegenin neredeyse her bölgesini etkiliyor. Mesela ülkemiz normalden biraz ılık bir kış geçirirken Avrupa’nın özellikle batı kesimleri önce soğuk bir kışa merhaba diyor, ardından da şiddetli yağışlar geliyor. Hava durumu her La Nina görüldüğünde aynı görüntüyü sergilemese de kış başındaki beklentimiz bu yönde.

Ülkemiz ısınma giderlerindeki artışla başa çıkmaya çalışsa da en azından doğal gaz arzında önemli bir azalma beklemiyoruz. Oysa Avrupa Birliği bu bağlamda çok zor durumda kalacağa benziyor. Daha önce sözünü ettiğim gibi, Avrupa Birliği enerji tüketimini azaltmak ve tüketim şeklini fosil yakıtlardan elektriğe çevirmek için yıllardır çaba sarf ediyor. Ancak bugünkü durumda Avrupa’nın elektrik üretimi de ciddi miktarda fosil yakıtlara ve öncelikle de doğal gaza dayanıyor. 2005-2006 kışında Rusya ile Ukrayna arasında çıkan doğal gaz krizi Avrupa Birliği’ni Rus doğal gazı dışında kaynaklar aramaya yöneltti. Bugün kısıtlı miktarda da olsa Kuzey Afrika’dan ve Norveç’ten boru hatları ile doğal gaz sevkiyatı mümkün. Gene de Avrupa Birliği büyük ölçüde Rus devletinin doğal gaz şirketi olan Gazprom’a ve serbest piyasadan satın alınacak sıvılaştırılmış doğal gaza (LNG) bağımlı durumda. 

Doğal gaz boru hattından gelen gazı hızla ülke içerisinde dağıtmak ve kullanmak oldukça kolaydır. Ancak LNG taşıyan büyük tankerlerin yanaşacağı ve sıvılaştırılmış gazın tekrar eski haline çevrilip ülke içine dağıtılacağı terminaller oldukça masraflı yatırımlardır. Bundan dolayı da bu terminaller henüz Avrupa’da yeterli yaygınlığa ulaşmış durumda değildir ve Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu gazın ancak yarısına yakınını LNG şeklinde ithal etmek mümkündür. 

LNG küresel piyasalarda satın alınabilen bir ürün olsa da henüz petrol gibi serbestçe ticareti yapılan bir ürün haline gelmemiştir. Yani, Basra Körfezi’nde yüklenen bir petrol tankeri, nereye gideceği belli olmadan denize açılabilir ve müşterisi yolda da belli olabilir. Oysa LNG için görece daha uzun süreli kontratlar gereklidir. Doğu Asya’nın LNG ticareti konusundaki altyapısı çok daha gelişmiş olduğundan Avrupa LNG pazarının nispeten yeni müşterisi konumundadır. Ayrıca Avrupalı alıcıların her zaman Rusya ile barışıp LNG’den Gazprom’a geri dönmeleri de söz konusu olabileceğinden LNG üreticilerinin tercih edilen müşterileri çoğunlukla Doğu Asya pazarında bulunmaktadır. Avrupa bu bağlamda oldukça köşeye sıkışmış durumdadır.

Avrupa’nın doğal gaz depoları şu anda %88 dolu durumdadır. Bu miktar Avrupa’nın ılık bir kış geçirdiği durumda Şubat ayına kadar yetebilir. Ancak yukarıda sözünü ettiğimiz gibi, kuvvetli bir La Nina kışında Ocak ayının başında Avrupa yakıtsız kalabilir. Bugün Rusya’ya karşı ciddi yaptırımlar uygulamaya çalışan Avrupa Birliği’nin soğuk bir kışın ortasında Gazprom ile tekrar masaya oturmak zorunda kalmasını beklemek şaşırtıcı olmaz. Her ne kadar Avrupa tasarruflarla tüketimini %10 azaltmış olsa da bu azaltım zorlu kış koşullarında yeterli olmayacaktır. Özellikle Avrupa’nın büyük ülkelerindeki iktidarların oldukça zor durumda oldukları düşünülecek olursa, halkın soğuktan donabileceği bir kışın ilkbaharında Avrupa’da değişik politik oluşumlar beklemek normal sayılmalıdır.

Napolyon ve Hitler Rusya’nın en önemli silahı olan kışa teslim olmak zorunda kalmışlardı. Bu kış Rusya’nın büyük silahı kendi topraklarını bırakıp Avrupa’yı esir almak için yola çıkabilir. Aynı sorun elbette Ukrayna’nın da başında olacaktır. Özellikle elektrik enerjisinin önemli bir kısmını sağlayan Zaporijya Nükleer Santrali Rusya’nın elinde kalacak olursa Ukrayna da kışı oldukça zor geçirebilir. Şu anda zaman Rusya’nın lehine işliyor, kışa doğru yaklaştığımızda Rusya’nın eli daha da rahatlayacaktır.

Tüm bunların ışığında Kuzey Akım 1 ve Kuzey Akım 2 doğal gaz boru hatlarına sabotajı Rusya’nın yaptığını düşünmek biraz acelecilik olabilir. Bu doğal gaz boru hatları Rusya’nın elindeki en önemli müzakere silahlarıdır. Bu silahların kullanılmaz hale gelmesi aslında en fazla Rusya’ya zarar verir. Dolayısıyla bu kış, La Nina, Avrupa Birliği, doğal gaz üreten ülkeler ve Rusya arasında çoklu bir satranç oyunu gibi geçecek. Umarım biz bu oyunun seyircilerinden biri olarak kalırız çünkü tarafların bir kısmı kışın sonunu görmeyebilir.

1 Ekim 2022 Cumartesi

Gelişmekte Olan Ülkeler Açısından Karar Noktası

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) Taraflar Konferansı (COP) her yıl bu zamanlarda toplanır. Başladığı 1995 yılından bu yana tartışılan en önemli konu iklim değişikliğini önlemek için sera gazı salımlarının ne kadar azaltılması gerektiği ve bu azaltımı kimin ve hangi hızda yapacağıdır. 

Bu sözleşme 1992 yılında imzalandı ve gelişmiş ülkeler sera gazı salımlarını 1990 yılı seviyesinin altına indireceklerini kabul ettiler ve bir kısmı da bunu başardı. Ama nasıl? Yüksek miktarda salıma neden olan endüstrilerini gelişmekte olan ülkelere kaydırarak bir sanayi dönüşümü gerçekleştirdiler. Artık az salıma neden olan üretimi kendi ülkelerinde gerçekleştiriyorlar, çok salıma neden olan ürünleri ise gelişmekte olan ülkelere ürettirip kendileri ürünleri satın alıyorlar ve böylece, en azından kağıt üzerinde azaltım sağlamış oluyorlar. Yalnız küresel sera gazı salım miktarlarına baktığımızda bir azalma görmüyoruz.

1997 yılında aynı sözleşme kapsamında Kyoto Protokolü imzalandı. O zamanki en büyük salıma sahip olan ABD bu protokole taraf bile olmadı ve bildiği yolda devam etti. Avrupa Birliği üyeleri bu protokolün uygulanmasında başı çektiler, ama bir kez daha salımlar gelişmekte olan ülkelere kaydığından iyileştirici bir etki görülmedi.

Her ne kadar Kyoto Protokolü bir işe yaramamış olsa da süresinin dolduğu 2012 yılından itibaren yeni bir anlaşmaya geçilebilmesi için yoğun çaba harcandı fakat bu çabalar başarısız oldu. 2015’te Paris’teki Taraflar Konferansı’nda 2020 - 2030 yılları arasını kapsayan ve tüm ülkeleri içine alan bir anlaşma kabul edildi. Bu anlaşma komik denecek seviyede düşük bir ön kabul üzerine kurgulanmıştı. İklim krizini durdurmak için almamız gereken önlemlerden bağımsız olarak ülkelere iklim krizini durdurmak için neler yapmayı planladıkları soruluyor ve bu soruya verdikleri cevap üzerinden de ülkelerin yapacakları belirleniyordu. Mesela bu soru ülkemize sorulduğunda biz “şu anda senede 450 milyon ton sera gazı salıyoruz ve bunu 2030 yılında 1197 milyon tona çıkartmayı planlıyoruz, eğer bize maddi imkan sağlarsanız bu seviyeden yüzde 21’e kadar azaltım sağlayabiliriz” gibi bir cevap verdik. Diğer ülkeler arasında da salımlarını uzun süre artıracaklarını söyleyenler oldu ve bunların tümü kabul edilerek Paris Anlaşması’na dahil edildi. Bu yapı içerisinde anlaşmanın ciddi bir fayda sağlamasını ummak ancak saflık olabilir. Nitekim anlaşmanın kabulünden bu yana gördüğümüz sonuçlar da sera gazı salımlarının küresel bağlamda azalmak yerine artmakta olduğunu bize gösteriyor. Bir tek araya giren pandeminin yoğun günlerinde bir azalma gördük ama sonrasındaki salımlar bu azalışı fazlasıyla telafi etti.

Paris Anlaşması’nın görüşmeleri sırasında taraf ülkeler bu taahhütlerin yeterli olmadığının bilincindeydi ve 2030 yılına kadar bu taahhütlerin sürekli olarak iyileştirilmesi de anlaşmaya eklendi. Yani ülkemiz vereceği bir sonraki taahhütte bir öncekinden daha yüksek bir azaltım oranı söylemek zorundaydı.

Paris Anlaşması’nın kabulü sonrasında başta Avrupa Birliği üyeleri olmak üzere çeşitli ülkeler sera gazı salımlarını hangi tarihte net olarak sıfıra düşüreceklerini açıklamaya başladılar. Ülkelerin topraklarında sera gazı salındığı kadar ormanlar ve diğer yutak alanları sayesinde karbondioksit de emilir. Net sıfır; ülkedeki yutak alanlarının karbondioksit emebildikleri kadar salım yaparak atmosfere ek bir sera gazı yüklenmemesi anlamına gelir. Elbette burada ülkelerin ne kadar salım yaptıklarının doğru olarak belirlenmesinin ötesinde ne kadar yutak alana sahip olduklarının da doğru ölçülmesi son derece önemlidir. Mesela ülkemiz yaklaşık 80 milyon ton sera gazı yutağına sahiptir. Son yapılan açıklamalarla 2053 yılında ülkemizin sera gazı salımının da bugünkü seviyesinden 80 milyon tona düşürülmesi öngörülmektedir. Bugünkü salımımızın 520 milyon ton seviyesinden 2053 yılında 80 milyon tona düşürülebilmesi için de şimdiden büyük adımların atılarak Paris Anlaşması’nın sona erdiği 2030 yılında ciddi boyutta bir azaltım yapılmış olması gereklidir. Sivil toplum örgütleri salım miktarımızın 2030 yılında 340 milyon tona düşürülmesi yolunda bir kampanya yürütüyorlar.

Yakın çevremizdeki gelişmekte olan ülkelerden birinin en büyük bankası için yabancı ortaklarla birlikte iklim stres testi çalışması yapıyoruz. İklim stres testi bankanın tüm varlığının iklim krizinin risklerinden nasıl etkileneceğini belirleyen bir çalışmadır. Bu çalışmanın iki ana bileşeni vardır. Bunların ilki iklim krizinin yaratacağı fiziksel risklerin bankanın varlıkları ve kredileri üzerinde yaratabileceği zararın belirlenmesidir. Yani siz bir çiftçiye kredi veriyorsanız ve bu çiftçinin tarlasındaki ürün kuraklıktan dolayı tamamen kayboluyor ve çiftçi size borcunu ödeyemez hale geliyorsa bu,banka için fiziksel bir risktir. Her sektör ve fiziki bölge için bu fiziksel risklerin ayrı ayrı belirlenmesi gerekir.

Ama bunun yanında bir de geçiş riskleri vardır. Yani bugünkü karbon yoğun ekonomiden yenilenebilir ve sürdürülebilir kaynaklı bir ekonomiye geçişte gerek piyasanın gerekse de devletlerin verdiği tepkiler vardır. Mesela bugün kredi verdiğiniz bir kömürlü termik santral bundan beş sene sonra fazla karbondioksit saldığı için devlet tarafından kapatılacak olursa, sizin kredinizin ödemesi tehlikeye girer. Ya da devlet bir karbon vergisi uygulayacak olursa çiftçinin mazot masrafı artacağından size borcunu geri ödeyemeyebilir. Bu geçiş risklerinin de fiziksel riskler kadar ciddi biçimde ele alınıp hesaplanması ve ona göre bir strateji geliştirilmesi gerekir.

Şimdi gelelim önemli probleme: Geçiş riskleri ve fiziksel riskler ters yönde çalışan sorunlardır. Yani, iklim krizini durdurmak için yoğun bir çalışma ortaya koyup ciddi önlemler alırsak bu geçiş risklerini artırır ama sonuçlar iklim krizinin artmasını engelleyeceği için fiziksel riskler azalır. Tersine iklim krizini engellemek için ciddi önlemler almayacak olursak bu da geçiş risklerini azaltırken fiziksel risklerin artmasına neden olur.

Gerçek sorun ise bunun az ötesinde bulunuyor. Geçiş riskleri de fiziksel riskler de sizin ülkenizde veya bölgenizde yaşansa da sizin kontrolünüz altında değil aslında. Siz istediğiniz kadar sert önlemler alın, diğer ülkeler buna uymazsa iklim krizi fiziksel riskleri fazlasıyla artırabilir, sonuçta siz hem geçiş riskleri hem de fiziksel risklerle baş etmek zorunda kalırsınız.

İşte gelişmekte olan ülkeler açısından en önemli karar noktası burada. Geçiş risklerini mi tercih edeceğim, fiziksel riskleri mi? Ya da iklim krizini durdurmak için mi savaşacağım, yoksa iklim krizinin bana vereceği zararı azaltmak için mi uğraş vereceğim? Daha da doğru bir yaklaşım sıfır ya da bir mantığından çıkarak bütçemin ne kadarını iklim risklerini azaltmak ne kadarını da iklim krizine dur demek için ayıracağım?

Bu konudaki baskı genelde Avrupa Birliği’nden geliyor. AB politikaları genelde azaltım üzerine kurulu olduğundan çevre ülkelerin de azaltıma yönelmelerini arzu ediyorlar. Ancak özellikle son Ukrayna - Rusya krizinin de gösterdiği gibi, kendi ekonomik politikaları zora girdiği anda iklim politikası en önce ödün verilen sorunlardan biri haline geliyor. Özellikle bu kış Rus doğal gazı Avrupa’ya ulaşmayacak olursa kömürün geri dönmesi hiç de şaşırtıcı olmaz. Dolayısıyla da gelişmekte olan ülkelerin bu bağlamda verecekleri kararlarda son derece dikkatli davranmaları gerekiyor, aksi takdirde hem bütçelerinin önemli bir kısmını iklim krizini durdurmaya harcayabilirler hem de iklim felaketleri ile baş başa kalırlar.