16 Haziran 2012 Cumartesi

Rio'dan yirmi yıl sonra

Orijinal yayın: 16.06.2012 T24 İnternet gazetesi
1980'lerde gelişmiş ülkeler belirli bir refah seviyesine ulaştıklarından artık çevre sorunlarına da ilgi gösteren güç odaklarını da politik yelpazelerinde barındırmaya başladılar. Ayrıca 1970'lerde ortaya çıkmaya başlayan insanlığın dünyanın iklimini değiştirmekte olduğu gerçeği Birleşmiş Milletler'i 1992 yılının Haziran ayında Rio de Janeiro'da bir konferans düzenlemeye yöneltti. Ana teması Kalkınma ve Çevre olan bu konferansa 108'i devlet ya da hükümet başkanı olmak üzere 172 ülkenin temsilcileri katıldı. Konular devletler arasında bu derece üst düzeyde ilk defa ele alındığından tüm taraflar arasında inanılmaz bir iyimserlik hakim oldu (günümüzle kıyaslandığında). Bu konferans sonunda iki önemli belge imzaya açıldı:
İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması (Framework Convention on Climate Change – UNFCCC): Bu anlaşmanın temel amacı insan kaynaklı sera gazlarının dünyanın iklimini değiştirmesine engel olmaktır. Konuyu ortaya bu şekilde koyduğumuz anda buna hayır diyecek kimseyi bulmak kolay değildir. Endüstri Devrimi'nden sonra sanayileşmenin ve nüfus artışının çevremizi her geçen gün biraz daha kirlettiğini biliyoruz. Devletlerin de bunu azaltma yolunda çaba göstermek üzere bir karar almaları gayet doğaldır. Bu anlaşmayı da Birleşmiş Milletler'e yeni üye olan Güney Sudan hariç 195 ülke kabul etmiş durumdadır. Ülkemiz de 2004 yılında bu anlaşmayı meclisten geçirerek anlaşmaya taraf olmuştur. Anlaşmanın temelinde iki ana madde yatar: 
1.    İklim değişikliği öylesine büyük ve tehlikeli bir problemdir ki dünya ülkeleri bu problemin bilimsel anlamda kesinlikle kanıtlanmasını beklemeden harekete geçmek zorundadırlar. Çünkü gerekli adımların atılması için bilimsel kesinliğe ulaşılması beklenecek olursa artık harekete geçmek için çok geç kalınabilir.
2.    Atmosferdeki sera gazı miktarının insanlar için gerekli besin miktarının üretimini engellemeyecek ve sürdürülebilir kalkınmaya imkan verecek seviyede tutulması gereklidir. 
Bu iki maddeyi de dünyadaki (neredeyse) tüm ülkeler kabul etmiştir. Kabul edilmeyecek gibi de değil bu maddeler. Kim bunlara “hayır” diyebilir ki. Ama iş bu maddelerin nasıl gerçekleştirileceğine gelince anlaşmazlıklar da başlıyor. Gelişmiş ülkeler gelişmişliklerini endüstrileşmelerine, endüstriyi de bu sera gazlarının salımına bağlı olarak sağladıklarından, sera gazlarının miktarındaki bir azaltma doğal olarak bu ülkelerin refah seviyelerinde de bir azalma olarak algılanıyor. Bu sebeple de sera gazı salımlarının çoğunluğundan sorumlu olan gelişmiş ülkeler bu konuda ciddi kısıntıya gitmek istemiyorlar. Öte yandan gelişmekte olan ülkeler de gelişmiş ülkeler seviyesine ulaşmak istediklerinden bir azaltma yapmayı doğru bulmuyorlar. Sonuç olarak da özellikle son üç yıldır hemen hemen herkes ana fikirler konusunda hemfikir olsa da atılacak adımlar konusunda ciddi bir tıkanıklık yaşanıyor. 
Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması (Convention on Biological Diversity – CBD): Bu anlaşmanın da üç temel amacı vardır: 
1.    Biyolojik çeşitliliğin korunması
2.    Biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilmesi
3.    Genetik kaynakların tüm insanlığın mirası olarak eşit şekilde paylaşılması 
İklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik deyince aklımıza nedense kutup ayıları geliyor hep. Unutun artık kutup ayılarını lütfen. Biyolojik çeşitlilik denince aklınıza “mis gibi kokan domatesler kalmadı artık” veya “eskiden Boğaz'dan uskumru çıkardı” gelsin. Nasıl olup da kağıt üzerinde ülkemiz de dahil olmak üzere 168 dünya ülkesinin biyolojik çeşitliliği koruyacaklarına söz verdiklerini ve korumak için neredeyse hiçbir şey yapmadıklarını unutmayalım. 
İşte bu şartlar altında dünya ülkeleri gelecek hafta bir kez daha Rio'da toplanarak 20 sene önce ne de güzel kararlar almış olduklarını konuşacaklar. Sonuçları hepimiz çok merakla bekliyoruz değil mi?? Bir de unutmadan, bu seneki toplantının adında bile artık çevre, iklim ya da biyolojik çeşitlilik yok, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı hepimize hayırlı olsun.

24 Mayıs 2012 Perşembe

İklim değişikliği bir piyasa başarısızlığıdır!

Orijinal yayın: 24.05.2012 T24 İnternet Gazetesi
Piyasaların temel görevi toplumun refahını sağlamaktır. Piyasalar bu görevlerini başaramadıklarında başarısız sayılırlar ve başarısız piyasaların toplumun refahını sağlamaya geri dönebilmeleri dış müdahalelere bağlıdır. Bu bağlamda bakıldığında, uzun vadede iklim değişikliği şu andaki piyasa sisteminin başarısız olduğunun bir göstergesidir, bundan dolayı da toplumun refahı için acilen bir dış müdahaleye gerek vardır.
Tekrar tekrar aynı şeyleri söylüyorum ama:
1. Dünyanın toplam tüketimi göz önüne alındığında yeraltında bize sadece 100 yıl daha yetecek kadar fosil yakıt var. Yani tüketimimizi hiç arttırmasak bile yeraltındaki kömür, petrol ve doğalgaz bize en fazla 100 yıl daha yetebilir. Tüketimimiz de artmakta olduğuna göre elimizde bize normal şartlar altında 50-60 yıl daha yetecek kaynak var elimizde. Bunlar bittiği zaman nasıl yaşayacağımız sorusunun cevabının toplum açısından hiç de güzel bir cevabı olmadığını biliyorsunuz. Bu sebeple, fosil yakıtlarının böylesine hızlı ve alternatif düşünülmeden tüketilmesine neden olduğu için piyasa ekonomisi başarısız olmuştur. Bugün bunun etkilerini görmüyoruz belki, ama önümüzdeki 50 yılda bizi bu bağlamda büyük zorluklar bekliyor.
2. Bugün için çoğu dünya vatandaşının temel arzusu bir Amerikalı gibi yaşamaktır. Ancak herkes bir Amerikalı gibi yaşayacak olsa değil bu dünya, bu dünya gibi dört tane dünyanın tüm kaynakları toplumun ihtiyacını gidermeye yeterli olmayacaktır. Kaynakların yeterli olmadığı bir hedef belirleyip insanları bu hedefe koşullandırdığı için piyasalar başarısız olmuştur. Geçtiğimiz hafta önemli endüstri gruplarının dünyadan çıkıp asteroidlerde maden aramak için bir ortaklık kurduğunu okudunuz. Düşünün bakalım bunu kar için mi yapıyorlar yoksa dünyada artık kolay ve ucuza çıkartılabilen madenler kalmadığı için mi? İnsanlık bu yüzyıla kadar dünyanın limitlerine dayanmamıştı. Avrupa çok kalabalıklaştığında birden Amerika keşfedildi ve yeni bir yayılma alanı yaratıldı. Ancak şu anda yayılabileceğimiz kadar yayıldık ve kullanabildiğimiz kadar kaynağı kullanıyoruz. Hatta kaynak kullanımımız o seviyeye geldi ki artık gelecek kuşakların da kaynaklarını tüketmiş durumdayız.
3.  Şu anda yeraltında olan tüm fosil yakıtlarını çıkartıp yaktığımızda atmosferdeki karbondioksit seviyesi şu andakinin iki katına ulaşacak. Bunun doğal sonucu olarak da dünyanın ortalama sıcaklığı 6-10 derece artacak. Bunlar artık bilimin tartışmadığı gerçekler. Bu sıcaklık artışı ülkemizin güney bölgeleri çöle dönüşecek ve Karadeniz Bölgesi Akdeniz İklimi'ne sahip olacak demektir. Şu andaki nüfus artışımızla (Sayın Başbakanımız'ın bunu arttırma çabalarını göz önüne almadan) yaklaşık 20 sene içerisinde kendi nüfusumuzu besleyemez hale geleceğiz. İklim değişikliğinin böylesi bir sonucu ciddi anlamda bir piyasa başarısızlığıdır.
Bu bağlamda piyasa başarısızlığı şu demektir: Dünyanın her yerinde herkes daha mutlu ve daha refah içinde yaşayamayabilir, toplumda zenginle fakir arasındaki makas açılabilir, ama zengine de fakire de baktığımızda herkes 10 veya 20 sene öncesine göre daha düzgün bir hayat yaşıyorsa piyasa doğru yolda sayılabilir. Ancak insanlığın geneli gittikçe daha zor şartlar altında yaşıyorsa, piyasa başarısız olmuş demektir. Şu anda biz hayat kargaşası içerisinde fazla farkına varmıyoruz, ama içinde bulunduğumuz sistem iflas aşamasını geçmiş durumdadır. Bu sebeple de hepimizin acilen duruma müdahale etmesi gerekmektedir.
Daha önceki yazılarımdan birine görüş olarak bir okurumuz “siz bilim insanları delisiniz, kaynak varsa neden kullanmayalım” demişti. Lise biyoloji kitaplarında okuruz, çoğu hayvan toplulukları kaynaklar kısıtlı olmaya başladığında ellerinden gelen tek şeyi yaparak üremeye ara verirler. Biz hem limitsiz üremeye hem de tüketmeye devam ediyoruz. Bu yolun bir sonu olduğunu hayvan toplulukları görebiliyorsa bizim de en az onlar kadar akıllı olmamız beklenmez mi?

26 Nisan 2012 Perşembe

İklim Adaleti Nasıl Sağlanır?

Orijinal yayın: 26.04.2012 T24 İnternet Gazetesi

1992 yılında kabul edilen  İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne ülkemiz de imza attı. Bu sözleşmeye imza koyan ülkeler atmosfere karbon dioksit salımlarını 1990 seviyesinin altında tutmaya “söz veriyorlardı”. Biz aradan geçen 20 yılda 1990 seviyesinin altına düşmeyi bırakın 1990 seviyesinin iki katından fazla salıma ulaştık. Burada ciddi bir sorun olduğunda iklim değişikliği ile ilgilenen herkes hemfikir, ancak sorunun kaynağını bulmak ve çözüm yolları üretmek biraz daha zor konular.

Öncelikle “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne taraf olan her ülke 1990 seviyesinin altına nasıl düşebiliyor?” sorusuna dikkatle eğilmemiz gerekiyor. Bunun pek çok gelişmiş ülke için temelde basit bir cevabı var: Tüm bu ülkeler ağır sanayilerini kendi ülkelerinden dışarıya taşıdılar. Mesela Avrupa karbon dioksit açısından en kirli endüstrilerden biri olan çimento üretimini neredeyse tamamen bırakarak bu üretimi Türkiye gibi ülkelere devretti. Doğal olarak da Avrupa'nın karbon dioksit salımı azalırken ülkemizin salımı artmış oldu. ABD, Japonya ve AB üretim sektörlerini Çin'e, hizmet sektörlerini de Hindistan'a taşıdıklarından Çin ve Hindistan'ın salımları son yıllarda ciddi miktarda artarken ABD, Japonya ve AB karbon dioksit salımları konusundaki hedefleri tutturmuş oldu.
 

Günümüz dünyasında üretim verginin en düşük ve işgücünün de en ucuz olduğu ülkelerde yapıldığı için ülkelerin yaydıkları karbon dioksit üzerinden hesaplama yapmak gelişmiş ülkelerin daha da gelişmelerine çanak tutmanın ötesine geçemiyor. Yakın bir zaman sonra biz Avrupa Birliği'ne girmek istediğimizde, ya da Çin Amerika'ya mal satmak istediğinde bizim ve Çin'in salımları bir problem olacak. AB karbon dioksit salan endüstrilerini bize devredip tüm kirli işlerini bize yaptırdıktan sonra karşımıza dikilip ukala bir edayla “ama siz çevreye hiç saygılı değilsiniz, önce salımlarınızı azaltın, sonra sizinle görüşmelere devam edelim” diyecek. Benzer konuşmalar Çin'in ürettiği malların ticaretinde de görülmeye başlanacak, şu anda görülmüyor olmasının tek sebebi Çin'in rekabet edilmeyecek kadar ucuz olması. Çin malları biraz pahalandığında emin olun diğer faktörler devreye girecek.
 
Bir yandan kendisini temiz gösterme uğruna (maddi sebeplerin yanında) endüstrilerini dışarıya taşıyan gelişmiş ülkeler, diğer yanda da temiz olmamayı da göze alarak milli gelirlerini arttırmak isteyen ülkelerin olduğu bir dünyada iklim adaleti nasıl sağlanabilir?
 
Bu sorunun aslında gelişmiş ülkelerin pek de kabul etmeye yanaşmayacakları basit bir cevabı var: Eğer karbon dioksit kotalarını üretim üzerine değil de tüketim üzerine koyacak olursak tüm dünyada iklim adaletini sağlamak yolunda ciddi bir adım atmış oluruz.
 
Bizim ülkemizde zor olur böyle bir kota çalışması ama diyelim oldu, yani bir gazete aldığınızda, gazete bedeli 25 kuruş, karbon vergisi de 10 kuruş olsa, bu vergiler bir fonda toplanıp “sadece” atmosferden karbon dioksit çekecek projelere kullanılsa ve gene mesela gazete çöpe atılmak yerine geri kazanıma götürüldüğünde karbon vergisinin yarısı geri alınsa fena mı olur? Böylelikle daha fazla tüketen ülkeler tüketimleri üzerinden daha fazla karbon vergisi ödeyeceklerinden hem tüketimlerini dizginlemek zorunda kalırlar, hem de toplanan vergilerle gerek temiz teknolojiler, gerekse de atmosferi temizleme çalışmaları yapılabilir.
 
Bunun çok zor uygulanır bir fikir olduğunun farkındayım, ancak dünyadaki pek çok iklim bilimci bu veya buna benzer bir çözümün dünyanın tek çaresi olduğunda hemfikirler. Bu çözümü üretecek olanlar bizleriz, “iklim değişikliğini durdurmak için bizler neler yapabiliriz?” diyorsanız, işte size cevap. Karbon dioksit salımına kota uygulamak bir çözüm değil, asıl çözüm kotayı tüketime uygulamaktan geçiyor ve böylesi bir kotayı uygulama cesaretine sahip hükümetleri başa getirmekten. 

19 Nisan 2012 Perşembe

Şiddetini arttıran fırtınalar geleceğin habercisi

Orijinal yayın: 19.04.2012 T24 İnternet Gazetesi

Dün İstanbul ve Türkiye’nin Batı kesimleri şiddetli bir fırtınanın etkisinde kaldı. Meteoroloji Genel Müdürlüğü'ne göre bu “Kuvvetli Fırtına” sınıfına giren bir fırtına. İstanbul'da rüzgarın sürekli hızı saatte 80 kilometreydi ancak zaman zaman 120 kilometreye ulaştı. Bu da İstanbul'un çoğu yerinde çatıların uçmasına, ağaçların devrilmesine ve özellikle köprülerde trafiğin aksamasına neden oldu.
 

Bu fırtına İstanbul ve Türkiye’nin Batı kesimlerinde gördüğümüz en kuvvetli fırtına değil, ancak gittikçe büyüyen metropollerde yaşadığımız için bu tür bir fırtına günlük hayatımızı ciddi bir biçimde aksattı. Bu iyi haberdi. Kötü haber de bu tür fırtınaların gelecekte gerek şiddetlerini, gerekse de sıklıklarını arttıracak olmaları.
 
Bizlere iklim ve iklim değişikliği konusunda en güvenilir bilgileri Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) sağlar. Bu panel iklim alanında dünyadaki en önemli bilim insanlarından oluşur ve aralıklı olarak iklimle ilgili çeşitli konularda önemli raporlar hazırlar. IPCC'nin 17 Kasım 2011'de yayınladığı son rapor iklim değişikliğinin şiddetli iklim olayları üzerine etkisi üzerineydi. Bu raporun çıktılarını şu şekilde özetleyebiliriz:
 
İklim değişikliği sıcak dalgalarının sayısını ve sıcaklığını arttıracaktır.
 
İklim değişikliği yoğun yağışların ve yoğun yağışlar sırasında alınacak yağış yüzdesini arttıracaktır.
 
Tropik ve tropik dışındaki fırtınalar kuvvetlenecek ve bu fırtınalardaki rüzgar hızları artacaktır.
 
Bu ülkemiz için şu anlama geliyor:
 
Zaten kurak kuşağa yakın bir bölgede yer alan ülkemizde hem ortalama sıcaklıklar artacak, hem de ortalama sıcaklıktan çok çok sıcak olan günlerin sayısı artacaktır. Bugün saat 12:30'da güneşin altında gömleklerimizle yemek yerken havanın ne kadar sıcak olduğundan bahsediyorduk. Bu hızlı ısınmanın doğal bir yan etkisi olarak Karadeniz'de bulunan çok derin bir alçak basınç sistemi bir saat içinde o güzel bahar havasını bir anda felakete döndürdü.
 
Yakın gelecekte (hatta belki de şu anda) gelecek olan yağışlar sadece fırtına şeklinde olacak ve bu yağıştan sonra uzun süre tekrar yağış görülmeyecek. Görüldüğü zaman da tekrar fırtına şeklinde olacak.
 
Ülkemiz yüksek rüzgar hızlarının görüldüğü bir bölgede bulunmuyor. Karayiplerdeki bir fırtınada rüzgarın hızı düzenli olarak saatte 120 kilometrenin üzerine çıkabilirken bizde böyle bir olay sıklıkla görülmez. Ancak iklim değişikliği bu olayların da sıklığının artacağını gösteriyor bizlere. 
 
Doğal olarak bu fırtınalar insanların daha yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde daha fazla zarara yol açıyor. Bugüne kadar TEM'de TIRların rüzgardan devrildiğini duymamıştık, ama bugün böylesi bir olay yaşadık. Uzun yıllardır İnönü Stadı'nda yağmurdan dolayı maç ertelendiğini duymamıştık, bu haftasonu onu da yaşadık. Şimdiye kadar Antalya'da, Mersin'de denizin üzerinde hortumlar olduğunu biliyorduk, ama ilk defa Elazığ'da bir hortumda beş insanımız hayatını kaybetti. Her ne kadar unutmaya başlamış olsak da Eylül 2009'da Ayamama Deresi'nin taşmasıyla 23 kişiyi de İstanbul'un orta göbeğinde sel sularına kaptırarak kaybetmiştik.
 
Tabi ki çatılarımızı sağlam yapmıyoruz, tabi ki drenaj sistemlerimiz tıkanabiliyor, tabi ki işçilerin barındığı konteynerler yaşam standartlarına uygun değil, tabi ki hala dere yataklarına ev yapıyoruz, ama eskiden doğa bizim bu hatalarımızı affediyordu. Şimdi artık yeni bir dünyada yaşıyoruz. Bu yeni dünyada doğa artık bizim hatalarımızı kolay kolay affetmiyor. Artık hepimiz hızı saatte 120 kilometreyi aşan rüzgarlara, beklenmedik yerlerde ortaya çıkıp içinde yaşadığınız evi temelinden söküp götüren hortumlara, bir anda başlayan ve hızla sele dönüşme potansiyeline sahip yağmurlara alışmalıyız.  Son iki haftanın iklim olaylarına bakarak geleceği tahmin edebilirsiniz ve o gelecekte de iklim olayları bize daha nazik davranmayacak.

13 Nisan 2012 Cuma

Keşke politikacılar bilim insanlarını dinleseler

Orijinal yayın: 13.04.2012 T24 İnternet Gazetesi
Bu hafta İstanbul’da Türkiye’nin AB’ye katılımı bağlamında iklim politikalarımız üzerine bir toplantı düzenleniyor. Bu toplantıya çağrılı bakanlar ve pek çok politikacı olmasına rağmen program sonundaki panele bilim insanları davet edilmemiş.
Bu benim açımdan şaşırtıcı olmayan bir gelişme. Ancak politikacılar ve işadamları ya bilerek ya da bilmeden bilimsel çalışmaları dikkate aldıklarını düşünüyorlar, ama gerçekte devletler içi ya da arasında yapılan çalışmaların tümü artık bilimsel temelden tamamen uzak. Bunu birkaç başlıkta açıklamaya çalışacağım:
1. Biz bunu günden güne algılamayabiliriz, ama dünyanın iklimi geçen zaman içerisinde ciddi anlamda değişiyor. Eğer şu anda toprağın altındaki tüm fosil yakıtlarını, yani petrol, doğal gaz ve kömürü çıkartıp yakacak olursak önümüzdeki 90-100 sene içerisinde dünyanın ortalama sıcaklığı en az 6 derece artacak. Bu size korkunç gelmeyebilir ama basit bir örnek vermem gerekirse, böylesi bir sıcaklık artışı 100-150 sene içerisinde dünyadaki tüm buz kütlelerinin erimesine neden olur. Bunun sonucu da dünyadaki tüm denizlerin seviyesinin en az 60 metre yükselmesi demektir. “Dünyada Tuvalu, Kiribati, Maldivler yok olacak” türü bizi fazla da bağlamayan bir örnek vermeme gerek yok. Deniz seviyesi 60 metre yükselirse Adana’da Baraj’a kadar Çukurova yok olur, Mersin ve Antalya sular altında kalır, İzmir’in çoğu gider, Manisa yolundaki Topçu Tugayı’nın önünden denize girilir, İstanbul’da Fenerbahçe ve İnönü Stadları kalmaz, Taksim Meydanı neredeyse deniz kenarı olur. Eğer fosil yakıtlarını toprağın altından çıkartıp yakmaya devam edersek torunlarımızın dünyası bizimkinden çok daha değişik olacak. Taksim Meydanı’ndan denize girmek o kadar önemli değil ama deniz seviyesindeki 60 metrelik bir yükselmenin Türkiye’nin tarım arazilerine ve besin üretimine etkisini siz düşünün isterseniz. 
2. Felaketleri önleyebilmenin yolu hızlı bir şekilde alternatif enerji kaynaklarına yönelmekten geçiyor. Burada bir çevreci çılgınlığı gibi görülebilecek “tüm teknolojiyi bir kenara bırakıp taş devri hayatına dönelim” anlamında bir şey söylemiyorum. Enerji üretmek için fosil yakıtlarından başka bir kaynağa kaymamız ve fosil yakıtlarını sadece kesinlikle gerekli oldukları yerlerde kullanmalıyız. Bunu da hemen yapmaya başlamalıyız. Dünya 2015 yılında fosil yakıt tüketimini azaltmak zorunda, yoksa yukarıda anlattıklarımı engellemek çok zorlaşmaya başlayacak.
3. Devletlerin bu tür alternatif enerjilere ağırlık vermek için neler yapabileceklerini uzun uzun anlatabilirim, ama neler yapmaması gerektiği benim gözümde çok bariz: Atmosfere salınan karbondioksit miktarına kota koyup bu kotayı şirketler arasında dağıtıp bu kotayı bir ticaret malzemesi yapmak. Bu ancak bir durumda çalışabilir, o da kota çok düşük miktarlarda belirlenecek olursa. Yani biz 2011 yılında atmosfere 100 birim karbondioksit saldıysak, 2012 kotasını 100 birim veya 99 birim belirleyemeyiz. Alternatif enerjilere hızlı bir geçiş yapacaksak bu kotaların 95-90 birim aralığında belirlenip her geçen sene de %5-10 oranında azaltılması gerekmektedir. Ancak bu şekilde dünyamıza geri dönülmez bir zarar vermeden bu gezegende yaşamayı sürdürebiliriz.
4. Bizim devlet politikamız içerisinde alternatif enerji kaynaklarına yönelmek yok. Ana politikamız bu olmadığı müddetçe de Avrupa Birliği ile anlaşmamıza imkan yok. AB acilen alternatif enerji kaynaklarına yönelme politikası izliyor ve bu bağlamda da çok sıkı olmayan kotalar uyguluyor. Uygulamayı planladıkları kotalar insanlık için güvenli olabilecek bir rota çizmekten çok uzak olduğu için mantıksal bir anlam taşımıyorlar ama bizim olmayan politikamızla karşılaştırıldığında gene de geleceğe çok daha önem veriyorlar.
Sonuç olarak, ne iş dünyası ne de politikacılar bu temel gerçekleri duymak istemiyorlar. Kendi aralarında düzenledikleri toplantılarda küresel iklim değişikliğine karşı çalışmalar yaptıkları izlenimini veriyorlar ama çok yakında büyük felaketlerle karşılaşılmaması için her sene gidilmesi gereken yol bir adımken bir arpa boyu yol katedilip bu da büyük bir çaba olarak lanse ediliyor konuyu bilmeden dinleyenlere. Bu işin şakası yok artık, salım kotalarıyla, karbon piyasalarıyla kendimizi kandırmayalım. Dünya daha önce hiç karşılaşmadığı bir felakete doğru gidiyor ve bu tür göstermelik önlemler bu gidişe engel olmayacak. Herkesin elini taşın altına koyması gerekiyor, buna da liderlik edecek olanların politikacılar olması gerekiyor. 

11 Nisan 2012 Çarşamba

Uygarlığın son aşaması

Orijinal yayın: 11.04.2012 T24 İnternet Gazetesi

Hızla değişen bir dünyada yaşayan insan, çevresinde yaşanan bu büyük değişikliklerin zaman zaman farkına varamayabiliyor. Günlük hayatımızda bunu defalarca yaşıyoruz. Mesela ben, çocuklarım doğmadan önceki dönemi neredeyse hatırlamaz durumdayım, onların olmadığı bir hayat artık bana çok uzak. Benzer şekilde insanlığın dönüm noktaları nerededir diye düşünecek olursak birkaç önemli olay karşımıza çıkıyor.
 
İnsanlığın ilk ciddi dönüm noktası; istenildiği an ateşe ulaşılabileceğinin keşfidir. Bana göre insanı hayvandan ayıran temel nokta budur. İnsan o noktadan sonra doğanın mahkûmu değil, hükümdarı olma yoluna koyulmuştur. Ateş bulunana kadar ışık ve ısınma doğa şartlarına bağlıydı, sonrasında ise insan özellikle ışığa istediği zaman sahip olmayı becermiş ve karanlıktaki av kategorisinden aydınlıktaki avcı kategorisine terfi etmiştir.
 
İkinci dönüm noktamız; bitkilerin tohumlardan ürediğini keşfetmemizdir. O noktaya kadar besin neredeyse oraya göç etmek zorunda kalan insanoğlu, toprağa tohum ektiğinde buğday çıktığını anladığı an hem yeterli besine kavuşmuş, hem de göçebelikten yerleşikliğe geçmiştir. Açlığın sona ermesi ve artı ürünün ortaya çıkması sosyal toplumun da temelini oluşturmuştur.
 
İnsanlığın üçüncü dönüm noktası; buhar makinesinin icadıdır. Çoğumuz “bu neden bu kadar önemli olsun?” diye düşünsek de buhar makinesi ve ardından gelen endüstrileşme insanlık tarihini kol kuvveti, makine kuvveti olarak ikiye ayırır. Buhar makinesinden sonra insanlık yapmayı düşündüğü çoğu iş için artık sadece kendi gücüne veya hayvanların katkısına ihtiyaç duymaz olmuştur.
 
Bu üç aşama da getirdikleri faydalar yanında önemli sorunlar da yaratmıştır, ancak yarattıkları sorunlar faydalarına göre çok daha büyük olduğu için her adım bizi geri dönülemez bir yolda yürütmüştür. Ateşi kullanmayı öğrendiğimizde artık düşmanlarımız da bizim nerede olduğumuzu uzaktan görme yeteneğine sahip oldular. Tarımı öğrendikten hemen sonra tarlamızı korumak için düzenli ordu bulundurmamız gereğini de hızla fark ettik.
 
Buhar makinesinin getirdiği sorunu ise fark etmemiz epey zaman aldı. Buhar makinesinde önce odun yaktık, odunlar azalmaya yüz tuttuğunda kömür kullanabileceğimizi keşfettik, sonra petrol ve doğalgaza terfi ettik, ama ana sorun, yani makinelerin çalışması için enerji gerektiği hep bizim bir adım gerimizden gelerek bir sorun olmaya devam etti. Son çeyrek yüzyılda ise enerji üretmek için yaktığımız kömür, petrol ve doğalgaz ile ilgili çok önemli iki gerçek keşfettik.
 
Bu gerçeklerin birincisi gayet basit, bu üç kaynağın da bir sonu var ve bu son fazla da uzakta değil. Dolayısıyla bizi bugünkü teknolojiye ulaştıran makinelerin enerji ihtiyacını karşılamak için çok yakın zamanda başka bir kaynak bulmak zorundayız.
 
İkinci önemli problem de bu yakıtları kullanarak enerji üretmek dünyanın atmosferine geri dönülmez zararlar veriyor ve bu zararlar artık insan neslinin dünya yüzeyindeki geleceğini tehdit eder boyuta çıkmış durumda.
 
Yani insanlık şu anda ciddi bir açmazda, bugünkü teknolojimizi fosil yakıtlarına borçluyuz, ama hem fosil yakıtları tükeniyor, hem de geleceğimizi tehdit edecek boyutlarda doğaya zarar veriyor.
 
Bu noktada doğal olarak bir dönüm noktasına gelmiş bulunuyoruz. Ya insanlığın sonu gelecek, ya da insanlık yaşamını devam ettirmek için kullanışlı ve güçlü bir enerji kaynağı bulmak zorunda kalacak. Dolayısıyla pek çoğumuz bu kırılma noktasını yaşıyor olacağız, ya yeni bir ateşin bulunmasına tanıklık edeceğiz, ya da...

14 Mart 2012 Çarşamba

Denizlerde Balık Kalmıyor Artık!

Orijinal yayın: 14.03.2012 T24 İnternet Gazetesi

Hatırlar mısınız? Eskiden balık yemeğe gittiğimizde “bu deniz balığı mı?” diye sormamıza gerek kalmazdı. Her geçen gün denizlerimizde tuttuğumuz balık miktarı azalıyor. Myers ve Worm'ün Nature'da yayınlanan çalışmasına göre şu anda denizlerde “bize kalan” endüstriyel balık miktarı endüstri öncesi dönemin sadece %10'u. Bugün dünyada 1 milyar kişinin ana besin maddesi denizden yakalanan balık ve kişi başına yakalanabilen balık miktarı hem balık sayısının azalması, hem de nüfus artışı ile birlikte her gün düşmekte.
 
Public Library of Science (PloS ONE) dergisinde geçtiğimiz hafta yayınlanan bir çalışmaya göre Akdeniz'in ticari avlanmaya karşı korumaya alınmamış bölgelerinde balık miktarı koruma altına alınanlara kıyasla on kat azalmış durumda. İtalya ve İspanya kıyılarındaki bu koruma bölgeleri balık kaynarken özellikle Türkiye ve Yunanistan kıyılarında balık neredeyse tükenmiş durumda.
 
Rize Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi'nde yapılan bir diğer araştırmanın ilk sonuçlarına göre, 161 balık türünün bulunduğu Karadeniz'in Türkiye kıyılarında 59 balık türünün neslinin tükendiği belirlendi. 10 yılı aşkın süredir yaptığı araştırmaları basınla paylaşan Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Semih Engin, balık türleri neslinin tükenmesine başta aşırı avcılık olmak üzere, kirlilik ve iklim değişikliğinin neden olduğunu söylemiş.
 
Özellikle içdenizlerdeki balık türleri aşırı avlanma ve kirlilikten en fazla etkilenen canlıların başında geliyor. İnsan nüfusu arttıkça avlanmanın artacağını biliyoruz. Bunun en son noktasının denizlerdeki tüm canlıları yok etmemiz olacağını bildiğimiz gibi. Ancak bizler doğayı ve atmosferi aynen kirletirken dünyanın kendi kendisini temizleyeceğini düşünürken sanıyorum denizdeki tüm balıkları da avlarken balıkların denizde kendiliklerinden oluşacağını sanıyoruz. 
 
Ama iklim değişikliğinin denizler üzerine iki temel kötü etkisi daha var ve bu iki etki biz avlayarak işe karışmasak da denizlerdeki çeşitliliği bir süre sonra sona erdirecek.
 
Bu etkilerin birincisi dünyanın ortalama yüzey sıcaklığı gibi denizlerin ortalama sıcaklığının da artması. Balıklar deniz suyu sıcaklığına bizden çok daha hassaslar ve sıcaklıktaki ufak değişiklikler bile balık türlerinin yok olması için yeterli olabiliyor. Ayrıca artan sıcaklıklar daha çok tropik denizlere has bazı türlerin bizim denizlerimize yayılıp ekosistemi hızla tahrip etmesi anlamına da geliyor. Bu bizim için şu demek: Bu seneye kadar denize girdiğiniz koya bu yaz girmeye çalıştığınızda bakacaksınız ki denizde daha önce görmediğiniz bir yosun türü var, o yosunu elinizle tutmaya çalıştığınızda elinizi yakacak veya o yosunun varlığından dolayı o koydaki tüm deniz canlıları ölmüş olacaklar. Bu olayların gerçekleşmesi yüzyıllar sürmeyecek ve emin olun, doğa kendisini çok da hızlı temizleme ve yenileme kapasitesine sahip değil.
 
Ama daha da önemlisi deniz suyunun atmosferde artan CO2 gazı ile birlikte daha da asitleşmesi. Bunun ne önemi var bizim için diyecekseniz size şu basit soruyu sorayım: Büyük balıklar ne yer? Cevabını biliyoruz, küçük balıkları. Peki küçük balıklar ne yer? Onlar da sudaki mikroskobik plankton dediğimiz canlıları. Bu küçük canlıların varlıkları ve kabuk oluşturmaları denizde çözülmüş olan CO2 miktarına sıkı sıkıya bağlı. CO2 miktarı arttığı zaman önce bu küçük planktonlar ölüyorlar, sonra onlarla beslenen küçük balıklar ve sonunda da bizi ve dünyadaki yaklaşık 1 milyar insanı besleyen büyük balıklar.
 
Bu sorunun boyutunu size şöyle anlatayım: 56 milyon yıl önce atmosferdeki CO2 miktarı hızla arttı ve buna paralel olarak denizlerin asiditesi de arttığı için yaklaşık 1000 yıl içerisinde denizlerdeki plankton türlerinin %50'si yok oldu. Bu dinozorları öldüren meteor çarpmasında yaşanandan bile daha yüksek bir oran. Bugün ise denizlerin asiditesi 56 milyon yıl önce yaşanandan 11 kat daha hızlı artıyor. Basit bir matematikle denizlerdeki planktonların %50'sinin ölmesi için 90 yıl yeterli gibi görünüyor. “90 yıl sonrası umurumda değil” diyorsanız ne ala, ama “benim de çocuklarım, torunlarım var” diyorsanız, durum çok iç açıcı görünmüyor.