16 Mart 2011 Çarşamba

Gerçekten nükleer felaket mi?


Orijinal yayın: 16.03.2011 T24 İnternet gazetesi

Japonya 11 Mart günü tarihteki en kötü deprem felaketlerinden birini yaşadı. Her ne kadar daha kurtarma çalışmaları ve depremden kaynaklanan can ve mal kaybının tespiti sürmekteyse de dünyanın ilgisini çeken ana unsur iki nükleer santraldeki sorunlar oldu. 
Öncelikle başlıktaki soruya cevap verelim: Bu henüz bir nükleer felaket değil ancak hızla Çernobil'in ardından dünyadaki en büyük nükleer felaket olmaya doğru yol alıyor. Fakat durum ne olursa olsun, bu olay bir Çernobil vakası olmayacak.  

Nükleer Santrallere Giriş: 

Nükleer enerji atomun parçalanmasıyla oluşur. Parçalanan her ağır atom (uranyum gibi) dışarıya enerji verir ve çevrelerindeki diğer atomların da parçalanmasına yol açar. Eğer parçalanan atomların zincirleme bir reaksiyon halinde çevrelerindeki diğer atomları da parçalamalarına engel olmazsak bu enerji kontrolsüz olarak ortaya çıkar ki buna atom bombası diyoruz. Ancak bu zincirleme reaksiyonu kontrol altında yavaş yavaş gerçekleştirecek olursak ortaya ciddi miktarda ısı çıkar ve bu ısıyı suyu ısıtıp, ısınan suyu da bir türbünü döndürmek vasıtasıyla elektrik enerjisine çevirmek mümkündür. Nükleer santraller bu temelde çalışırlar. Reaktörü de kapatmak istersek parçalanan atomların birbirleri ile etkileşmelerini engellemek için aralarına koruyucu kılıflar koyarız ve tamamını soğuturuz. Ancak bu soğutma çok uzun süre devam etmek zorundadır. 
Bu sebepten nükleer santraller bir kaç katman şeklinde tasarlanırlar. En içte içinde nükleer yakıtı bulunduran çubuklar vardır ve bu ince çubuklar zirkonyum kılıflar içerisinde ısıtacakları suyun içinde bulunurlar. Isıttıkları suyun tamamı yüksek basınca dayanıklı çelik bir koruma kabının içindedir. Ne nükleer yakıt zirkonyum kılıfından çıkıp suyla temas eder, ne de bu su dışarıyla. Ancak gene de ikinci bir emniyet sistemi olarak bu koruma kabı yüksek basınca dayanıklı çelik destekli betondan yapılan özel bir bina içinde korunur ki koruma kabına bir şey olsa bile beton bina sızıntı olmasını engeller. Son olarak da bu bina bir diğer binanın içindedir, bu son bina da normal santral görevlilerinin çalıştığı binadır. 

Çernobil'de ne oldu: 

Nükleer santrallere gelen elektrik kesilecek olursa jeneratörler devreye girene kadar olan kısa sürede nükleer yakıtı soğutmak mümkün olmaz. Eski tip reaktörlerin bu sorununu bilen mühendisler hem santralden ürettikleri enerjiyi geri besleyerek soğutma sistemi çalıştırmak hem de santralin verimini arttırmak için bir deney yaparlarken reaktörden beklediklerinden çok daha yüksek bir verim aldıkları için reaktörü yeterince soğutamadılar ve reaksiyonu durdurma çabaları içerisinde nükleer yakıtla birlikte sistemi koruyan grafit çubuklar da yanmaya başladı. Bu reaktör bir deneme reaktörü olduğu için de yukarıda bahsettiğimiz tüm güvenlik önlemlerinden yoksundu, bu sebeple de yüksek basınç altında reaktörün binası da havaya uçunca nükleer sızıntı atmosferde yaklaşık 10000m yüksekliğe kadar yayıldı. İzlanda'daki son yanardağ patlamasının da bize öğrettiği gibi, 10000m yüksekliğe çıkan tozlar rüzgarlarla çok uzak mesafelere taşınabilir. Çernobil'i felaket haline getiren bu olayların birleşimiydi. 

Japonya'da neler oldu? 

Deprem anında Fukushima Daiichi'deki altı reaktörden sadece üçü çalışır durumdaydı ve diğer üçünün saklama kapları kullanılmış nükleer yakıtı depolayıp soğutmak için kullanılıyordu. Deprem alarmı ile çalışan üç reaktör hemen kapatıldı ve soğutma durumuna geçti. Elektrikler kesik olduğu için jeneratörler devreye girdi ve bu reaktörleri soğutmaya başladı. Ancak sorun burada tsunami ile patlak verdi. Yaklaşık bir saat sonra ulaşan tsunami çalışan jeneratörlerin devre dışı kalmasına neden oldu. Jeneratörler çalışmaz hale gelince mühendisler soğutma pompalarını pillerle beslemeye çalıştılar, piller de yaklaşık sekiz saat sonra tükenince reaktörlerin iç ısıları artmaya başladı. İç koruma kabını korumak için burada biriken basınç dışarıya verildiğinde 1. ve 3. ünitenin en dıştaki binaları havaya uçtu. Bunlar bizim televizyonlarda görmüş olduğumuz görüntülerdi. Burada unutulmaması gereken ana konu, bu patlamaların kaza sebebiyle değil reaktörlerin ana koruma kaplarını korumak için bilerek yapılmış olmalarıdır. Son olarak 2. ünitede de benzer bir patlama meydana geldi. Ancak bu patlama sırasında dışarıya çıkan radyoaktif maddenin miktarı, bu reaktördeki zirkonyum çubukların zarar görüp nükleer yakıtın çevresindeki suyla temas etmekte olduğunu gösteriyor. Soğutmak için yapacak bir şey kalmadığı için de koruma kabı ile koruma binası arasını deniz suyu ile soğutma çabasındalar şu an için. 

Tüm bunlar ne demek? 

Deprem sırasında çalışmakta olan üç reaktörü kapatmayı becerdiler ve bunların bir patlama riski bulunmuyor. Ancak bu reaktörleri tsunaminin sonucu olarak soğutamadıkları için içlerindeki nükleer yakıt yavaşça yanmaya devam ediyor ve her üç reaktörde de büyük ihtimalle bu yakıt kılıflarına da zarar verdi. Bu bize bu reaktörlerin artık kullanılamaz durumda olduklarını söyluyor, hem ana koruma kapları hem de koruma binaları sağlam olduğu müddetçe bir sızıntı olması elbette ki mümkündür, ama Çernobil türü radyoaktif maddenin atmosferin üst tabakalarına yayılarak uzak bölgeleri de etkilemesi söz konusu değildir. Bu bilgilerin tamamı doğal olarak Japon yetkililerin söylediklerine dayanmaktadır. 

Bir diğer sorun: 

Daha kötü olan problem, kullanılmış yakıtın depolanmakta olduğu 4. üniteden kaynaklandı. Bu ünitenin soğutma sistemi de devre dışı kalınca eski yakıt alev aldı ve üç saate yakın bir süre yangın kontrol altına alınamadığından ciddi miktarda radyoaktif madde atmosfere karıştı. Salı akşamı itibariyle Fukushima reaktörlerindeki tehlikeli durum bu noktada, gelecek günlerdeki gelişmeleri de açıklamaya devam edeceğiz.

9 Mart 2011 Çarşamba

İklim değişikliğinin küresel etik boyutu


Orijinal yayın: 09.03.2011 T24 İnternet Gazetesi

Atmosferdeki sera gazlarının miktarı her geçen gün biraz daha artıyor. Kısa süre içerisinde bir şeyler yapmaya başlamadığımız takdirde  insanlığın bu gezegen üzerindeki geleceği ciddi anlamda tehlikeye girecektir. Her ne kadar devletlerarası anlaşmaların yapılabileceği konusunda umudumuzu kaybetmiş olsak da bu anlaşmalar bağlamında sera gazlarının artışına karşı geliştirilmesi gereken bir plan dört ana maddeyi göz önüne almalıdır (Garvey, 2008): 

-Tarihsel sorumluluklar 
-Günümüzdeki imkanlar 
-Sürdürülebilirlik 
-İşlevsel adalet 


Günümüzde sera gazı salımının büyük çoğunluğu gelişmiş ülkeler tarafından yapılmaktadır. Ancak bugün yaşanmakta olan iklim değişikliği sadece bugün yayılmakta olan sera gazlarına bağlı değildir; geçmişten bugüne değin yayılmış olan tüm gazların bunda etkisi bulunmaktadır. Gelişmiş ülkeler bugünkü gelişmişlik seviyelerini bir yerde tarihsel olarak yaymış oldukları sera gazlarına da borçlu oldukları için temelde gelişmişlikleri az gelişmiş ülkelerin hakkından kullandıkları sera gazlarına bağlıdır. Yani devletlerarası anlaşmalarla sağlanacak sera gazı azaltımları sadece ülkelerin bugün ne yaydıklarıyla değil aynı zamanda geçmişte ne yaymış oldukları ile orantılı olmalıdır. Çünkü geçmişte fazla yayarak gelişmişlik seviyesinde öne geçmiş olan ülkeler bunu bir yerde az gelişmiş ülkelerin hakkından alarak sağlamışlardır. 

Gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeleri kıyasladığımız zaman gelişmiş ülkelerdeki sera gazı salımlarının çoğunun "konfor" salımları olduğu ortaya çıkmaktadır. Yani gelişmekte olan ülkelerin salım sebepleri yiyeceği yemeği yetiştirmeye çalışmakken gelişmiş ülkelerin salımları daha çok hayat kalitesini daha da arttırmaya yöneliktir, evleri daha fazla ampulle aydınlatmak, benzin harcaması daha yüksek araçları az kişi kullanmak, uzun mesafelere tatillere gitmek gibi. Bu sebeple kişi başına düşen sera gazı salımına bakacak olursak gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkelere oranla bu salımları azaltmak açısından çok daha büyük imkanlara sahiptirler. İstanbul'da oturan bir ailenin Maldivler yerine araba ile gidebilecekleri bir yerde tatile gitmesi, 100 Afrikalı'dan oluşan bir köyün bir aylık yiyecek üretimi için yol açtığı sera gazı salımına eşit bir tasarruf sağlar. Bu sebeple varılacak anlaşmalar kişilerin yaşam haklarını teminat altına alarak sera gazı salımını azaltma imkanlarını araştıracak yönde olmalıdır ve burada ilk feda edilmesi gerek yaşam hakkı değil lükslerdir. 

Salımların azaltılmasında bir diğer önemli konu bu azaltımın miktarıdır. Eğer bu azaltım belirli bir oranın altında kalacak olursa sera gazlarının şu andaki artışını durdurmak mümkün olmayacaktır, bu da insanlığın varlığını sürdürmesini neredeyse imkansız hale getirecektir. Bu sebepten sonucu insanlığın varlığını sürdürmesini teminat altına almayan herhangi bir anlaşma insanlığı her gün yaşam hedeflerinden biraz daha uzaklaştıracaktır. 

Son olarak göz önüne alınması gereken konu devletler arasında yapılan bu anlaşmada herkes hem tarihsel ve hem de günümüzdeki şartlar çerçevesinde güncel sorumluluklar yüklenirken bu sorumlulukların çalıştırılma mekanizmaları yukarıdaki şartların dışına düşmemelidir. Ayrıca devletler bu katılımda kendi paylarını hesaplarken tüm diğer devletlerin sorumlulukları ve bilimsel gerçeklikler konusunda aydınlanmış olmalıdırlar. Bu gerçeklikler, sorumluluklar, imkanlar ve sürdürülebilirlik çerçevesinde devletlerin ancak özgür iradeleri ile verdikleri kararlar bağlayıcı olabilir. 

12 Şubat 2011 Cumartesi

Doğru bildiklerimizi gözden geçirme zamanı


Orijinal yayın: 12.02.2011 T24 İnternet gazetesi

Günümüzde insanlığı bekleyen en önemli sorun küresel iklim değişikliğidir. Özellikle Kopenhag sonrasında küresel sermayenin iklim değişikliğini durdurmaya yönelik çabaları baltalamasıyla dünya neredeyse hayatın varlığını tehdit eden bir yola girmiş oldu. Şu anda atmosferdeki CO2 miktarı 390ppm ve her geçen sene bu 2-3ppm daha artıyor. Nereye gittiğimizi anlatmak için bir sayı vermek yeterli, Antarktika’nın buzlarla kaplı olmadığı en son dönemde atmosferdeki CO2 miktarı 450ppm’di. Yani ciddi bir değişiklik olmazsa yaklaşık 2035 yılında ulaşacağımız CO2 miktarında artık kutuplarda buz kalması olası değil, bu da dünyadaki ortalama deniz seviyesinin 75 metre yükselmesi anlamına geliyor.  

İklim değişikliğine sebep olan temel unsur günlük hayatımızı kolaylaştırmak için yerin dibinden çıkartıp yaktığımız fosil yakıtlarıdır. Bu fosil yakıtlarından ne denli fazla tüketip atmosfere salacak olursak iklim değişikliğine de o denli katkıda bulunuyoruz. Ya da tam tersi, normalde yakılıp atmosfere CO2 yaymak yerine ne kadar çok fosil yakıtını yerin altında bırakacak olursak, iklim değişikliğinin azalması yönünde bir adım atmış oluyoruz. Bu bağlamda son elli senede öğrendiğimiz bir kaç ana bilgiyi tekrar irdelemek fayda sağlayabiliyor, şöyle ki:  

1. “Hepimiz ormanları seviyoruz ve hepimizin ağaçların kesilmesine karşı olmamız gerekiyor” varsayımını tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor. Ağaçlar atmosferden doğal olarak CO2 emiyorlar. Emdikleri CO2 ile odun oluşturuyorlar, bunu da büyümeleri sırasında daha fazla, yetiştikten sonra da da yavaş şekilde gerçekleştiriyorlar. Dolayısıyla, ağaç yetiştirip büyüdükten sonra kesmek ve odunu ya çürümeyeceği bir şekilde kullanmak, ya da aynı şekilde toprağın derinliğine gömmek aslında atmosferdeki CO2 miktarının azalmasına neden oluyor, ama buradaki en önemli nokta ağacı kestikten sonra yerine hemen yenisini dikerek CO2 emiliminin devamını sağlamak. Yanlış anlaşılmaması için açıklık getirmek gerekiyor, burada bahsedilen ormanın tamamını düzleştirmek değil, ormanın içerisinde gelişiminin ileri seviyelerindeki ağaçları genç ağaçlarla değiştirerek ormanın devamını sağlamak gerekiyor, ama önemli olan atmosferden CO2 emip bunu toprağın altında depo etmek.  

2. “Plastik torbalar kötüdür, kağıt veya bez torbalar iyidir” varsayımını da gözden geçirmemiz gerekiyor. Plastik temelde petrolden yapılıyor, eğer petrolden yapılan bir plastik torbayı kullandıktan sonra yerin epey derinine gömecek olursak o petrolü bir şekilde toprağın altında hapsetmiş oluyoruz. Hiç plastik kullanmadığımız zaman ise plastik üretmek yerine bu petrol arabalarda yakıt olarak kullanılıyor. Bu noktada düşüncemizi etkileyen birkaç faktör var: 
(a) Plastik üretimi diğer pek çok sektörde olduğu gibi enerjiye fazla dayanan bir üretim biçimi değildir. Yani plastiği geri dönüştürmek aslında doğaya fazla fayda sağlamaz, sadece üreticilerin maliyetlerini düşürür. Öte yandan özellikle cam ve alüminyum üretimi son derece enerji gerektirir ve bunları geri dönüştürmek hem hammadde hem de üretimde kullanılan enerji açısından çok gereklidir.  
(b) Ancak burada plastiği geri dönüştürmeyecek olursak ne yapacağımız çok önemlidir. Bugünkü hayat tarzımızda tek kullanımlık plastik ambalajlar çöpe atıldığından, bu çöpler de bir şekilde çözünerek atmosfere CO2 saldıkları için plastiği geri dönüştürmek doğaya daha az zarar verir. Bu konudaki doğru cevap ise üretiminde petrol-doğalgaz-kömür üçlüsüne fazlasıyla dayanan ve yapısında öncelikli olarak karbon bulunduran nesneleri üretmemek ya da geri dönüştürmek değil tüketiminden sonra çürümeyecek bir şekilde yerin altına gömmektir.  
(c) Tabi her zaman için en doğrusu bugün, hemen, yeraltındaki petrol-doğalgaz-kömür üçlüsüne dayanan yaşam tarzımızdan vazgeçip alternatifler aramaktır. Yukarıdaki varsayımlar, dünyanın bundan vazgeçmeyeceği üzerine kurulmuş çözüm önerileridir. 

3. Bir de “nükleer santraller kötüdür” varsayımı var, ama nükleer santral mi termik santral mi konusuna sadece bir cümle ile değinip bir başka yazıya bırakmak istiyorum: En iyisi güneş ve rüzgar, ama siyasal erk baz enerji ihtiyacı için tek elde toplayabildiği fosil yakıtları kullanan santraller kurmayı daha uygun görüyorsa o zaman tercih doğalgaz veya termik değil nükleer santrallerden yana olmalıdır. 

7 Şubat 2011 Pazartesi

Nasıl nazikçe hepiniz öleceksiniz denir?

Orijinal yayın: 07.02.2011 T24 İnternet gazetesi
Bugün Ankara'da iklim konusunu öğrenmek isteyen gönüllülere verdiğim iki eğitim konuşmasından geri dönüyorum. Bu iki konuşma ve karşılaştığım sorular beni önemli bir konuyu irdelemeye yöneltti. Bir yandan insanlara geleceğin çok kötü olacağını söylerken bir diğer yandan da nasıl ümitlerini kaybetmeden savaşmaları gerektiğini nasıl anlatmalı?

Dünyanın bugünü hakkında neler biliyoruz bir toparlayalım:


1.       Atmosferdeki karbondioksit miktarı milyonda 390 parçacık. Karbondioksit miktarı milyonlarca yıldır bu seviyeye çıkmamıştı. CO2 miktarı son sefer bu seviyelere geldiğinde her iki kutupta da buzlar yoktu.

2.       Her iki kutupta da buzların erimesi demek, dünyadaki deniz seviyesinin 75 metre yükselmesi demektir. Bu sadece Bangladeş'te, Hollanda'da ya da Maldivler'de değil Üsküdar'da da denizin yükseleceği anlamına gelir. Bu kompleks fiziksel bir problem değildir. Kutupların üzerindeki buzun kalınlığını biliyoruz, o kalınlıktaki buzu eritecek ısı miktarını da, dolayısıyla deniz seviyesinin bu buzlar eridiğinde ne kadar yükseleceğini bulmak zor bir problem değil.
3.       Hem Türkiye'nin hem de dünyanın pek çok ülkesinin en kıymetli tarım alanları deniz seviyesindeki topraklardan oluşmaktadır.
4.       Son yirmi yıl içerisinde dünyadaki ortalama gıda fiyatları %130 arttı. Bu daha kıymetli tarım alanları sular altında kalmadan gerçekleşen bir olgu. Bir de bu alanlar sular altında kaldığında dünyanın ekonomik ve siyasi dengesi ne hale gelir kolayca hayal edebilirsiniz.
5.       Tunus'ta başlayıp diğer ülkelere de sıçrayan olayların temelinde yatan unsurların en önemlilerinden biri kişilerin her geçen gün daha da yoğun bir biçimde temel gıda maddelerine ulaşmakta zorluk çekmeleri.
6.       Bu yaz Kuzey Buz Denizi'ndeki buz miktarı tarihte ölçülen en düşük üçüncü seviyeye indi. Ocak ayı ise buz miktarının tarihte ölçülen en düşük seviyesine düştüğü ocak ayı oldu. Bunun temel anlamı yazın eriyip kışın donmasını beklediğimiz Kuzey Buz Denizi'nin kışın da donmadığı.
7.       Bu gidişi durdurmak için yapılması gereken şey en azından kömür yakmayı bırakmaktır. Eğer kömür yakmaya hemen son verecek olursak, dünyaya kendini toparlaması için bir şans tanımış oluruz.
8.       Bizimki de dahil olmak üzere neredeyse tüm dünya devletleri kömürle çalışan termik santral yapımını durdurmak bir yana bu santrallerin sayısını arttırmayı planlıyorlar. Bunun da temel anlamı, bugünkü enerji gereklerini doyurmak için gelecekteki gıda savaşlarının oluşmasını neredeyse garantiye almaktır.

Bu yazdıklarım temelde iklim değişikliği sebebiyle başımıza gelecek olanlardan sadece bir tanesi. Bu listeye sıcaklık artışından oluşacak ölümleri, kuraklıkları, selleri, salgın hastalıkları ve diğer fırtına zararlarını eklediğimizde durumun ne derece kötüye gittiğini görebiliyoruz. Ancak gene de insanlara herşeyin bitmediğini ve savaşmaları gerektiğini nasıl anlatacağız? Veya anlatalım mı? Belki de Matrix'de Cypher'ın dediği gibi cehalet mutluluktur diyerek, kafamızı kuma gömerek yaşayamalı ve kimsenin de huzurunu bozmamalıyız iklim konusunda.


Ben gene de insanlara doğruları anlatmaya devam etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Belki bizim çocuklarımız Taksim'den balık tutulan bir dünyada yaşayacaklar, ama büyük felaketler peşpeşe gelmeye başladığında insanların bu felaketlerin sebebini ve bunların kimlerin yüzünden başımıza geldiğini bilmeleri gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ileride bir gün en azından bugün yapılan hatalardan ders alınıp bu hatalar tekrarlanmayacak olursa insanlığın yaşaması için doğru adımların atılabileceği bir ortam oluşabilir. O gün geldiğinde doğru tarafta olmayı seçmek önemli olan, bence.


22 Ocak 2011 Cumartesi

Son 1000 yılın en soğuk kışı insanlığın sonunu getirir!


Orijinal yayın: 22.01.2011 T24 İnternet Gazetesi

İstanbul'da hala kar yok. Son 1000 yılın en soğuk kışını yaşıyoruz ve daha yerde kar görmedik. Aslında bu bir yönden kötü ama bir yönden de iyi. Kötü, çünkü bu küresel iklim değişikliğiyle her geçen gün çevremizin biraz daha ısındığının bir göstergesi. Belki daha da önemlisi, iklim olaylarının aslında birbirinden farklı sebepleri olduğunu düşünen kitleler bu olayların arkasında bir bağlantı olabilir mi diye düşünmeye başladılar. Aslında Avustralya ve Brezilya'daki sel felaketleriyle Erzurum'da taşıma karla kayak müsabakalarının yapılacak olmasının ne alakası var diyen dostlarımıza iklimdeki tüm olayların birbiriyle alakalı olduğunu anlatmak bu doğa olaylarının artmasıyla daha kolaylaştı. 


Ama son 1000 yılın en soğuk kışını yaşamıyor olmamızın aslında çok iyi bir getirisi de var ve bunun sizin düşündüğünüz gibi az doğal gaz parası ödememizle de fazla bir alakası yok. 
Güneşten dünyaya gelen enerjinin büyük kısmı ekvatora düşer. Isınan ekvator bu ısıyı hem atmosfer hem de okyanus akıntıları yardımıyla kutuplara doğru taşır. Kutuplara kadar gelene kadar bu okyanus akıntılarının sıcaklığı düşer ve kutuplar civarında hem tuzlu hem de soğuk olan bu su okyanusun dibine batar, bu şekilde de dünyayı saran bir su akıntısı oluşur. 

Gerek Avrupa'nın gerekse de Amerika'nın kuzeyinin fazla soğuk olmamasını bu okyanus akıntılarına bağlıyoruz, eğer bu sıcak su akıntısı Grönland çevresine kadar gitmeyip daha güney enlemlerde mesela İngiltere açıklarında dibe çökecek olursa tüm Kuzey Amerika ve Avrupa inanılmaz soğuklukta bir kış geçirir. Yaz aylarında duyduğumuz “son 1000 yılın en soğuk kışını yaşayacağız” haberleri de bu akıntının erken dibe çökeceğinin düşünülmesinin bir sonucu ve aslında hiç bir bilimsel veriye dayanmıyor.  

Okyanuslarda yaşayan pekçok büyüklü küçüklü canlı var. Bu canlılar öldüklerinde denizin dibine çökerler ve oksijensiz ortamda çürüyerek metan gazına dönüşürler. Bu metan gazı okyanusun dibindeki yüksek basınç ve düşük sıcaklıkta suyla birleşip donarak metan hidratları oluşturur. Dünyadaki okyanusların dibinde bu şekilde oluşmuş yaklaşık 5000 Gigaton metan vardır. Bu dünyadaki kalan tüm petrol, doğal gaz ve kömür rezervlerinin yaklaşık iki katıdır. Bu metan yataklarının okyanusun dibinde kalmalarının temel sebebi yüksek basınç yanında okyanus akıntıları sayesinde okyanusun dibine inen suların yukarıda belirttiğimiz gibi soğuk olmasıdır. 

Eğer son 1000 yılın en soğuk kışını yaşamamıza neden olacak olan okyanus akıntılarındaki değişiklik gerçekten oluşacak olursa, bunun bir etkisi de akıntının kutuplara değil ekvatora yakın dibe çökmesidir. Bunun da  doğal sonucu okyanus tabanının aniden ısınması ve okyanus dibinde yaklaşık 55 milyon yıldır biriken metan gazının aniden atmosfere karışmasıdır. 

Metan gazı karbondioksitten yaklaşık olarak 25 kat daha tehlikeli bir sera gazıdır, yani küresel ısınma yaratma potansiyeli 25 kat daha fazladır. Eğer okyanusun dibinde şimdiye kadar saklı duran metan gazı bu şekilde dünya yüzeyine çıkacak olursa bir kaç sene gibi kısa bir sürede dünyanın ortalama sıcaklığının 5-6 derece arttığını görebiliriz.  

Dünyanın ortalama sıcaklığı 2010 yılında en yüksek seviyeye erişti. 2010 yılında ortalama sıcaklıklar dünyanın 1990-2000 yılları arasındaki ortalamasına oranla 0.62oC artmış durumda. Sadece 0.62oC artışın bile dünyada yarattığı etkileri hepimiz görüyoruz. Bu sıcaklıkların ani bir şekilde artması korkunç bir felaket senaryosudur ve böyle bir senaryo gerçekleşecek olursa hepimiz üzerinde yaşamak istemeyeceğimiz bir dünya ile karşılaşabiliriz. 

Dün akşam bir toplantıdan çıkıp eve dönmek üzere Taksim'den fünikülere bindim. Tünelin girişinde pek azımızın dikkatini çekmiş olan üzerinde “Şu anda deniz seviyesinden 60 m yukarıdasınız” yazan bir levha var.  Eğer okyanusun dibindeki o metan gazı atmosfere yayılacak olursa bunun en rahat hesaplanan etkisi eriyen buzullardan doğan deniz seviyesindeki yükselmedir. Böyle bir durumda deniz seviyesinin 75 m yükselmesi bekleniyor, yani Taksim'den balık tutmak ister misiniz? 

18 Ocak 2011 Salı

Gerçek Problem CO2 Salımındaki Artıştır

Orijinal yayın: 18.01.2011 T24 İnternet gazetesi

Bir konuya fazla odaklandığım zaman yanlış anlaşılma riskim de artıyor. Bu sebepten önemli konuları tartışırken bu yanlış anlaşılma riskini de göze alarak yazmaya başlamak gerekiyor. Ancak geçen haftaki yazımıza gelen tepkilerden basit bir noktayı anlatmayı başaramadığım anlaşılıyor: 

Benim görüşüme göre (ki bunu tartışabiliriz, mutlak doğru olduğunu öne sürmüyorum, sadece benim doğrum olduğunu öne sürüyorum), insanlık olmadığı müddetçe dünyanın geri kalanının yaşayıp yaşamadığı fazla önemli değil. Buradan yapabileceğimiz temel çıkarım dünyada yaşayan diğer canlıların benim umurumda olmadığı, ki bu doğru değil. Demek istediğim sadece, insanlık mı kutup ayıları mı derseniz, ben hep insanı seçme taraftarıyım. İnsanın sağ kalmak için kutup ayılarını feda edebileceğine inanıyorum, hatta bu inancım sadece kutup ayıları ile de sınırlı değil. Ancak burada dikkat etmemiz gereken kelime “sağ kalmak”, bu konforlu yaşamayı, çevreye keyif için zarar vermeyi içermiyor. İnsanın sadece konforunu arttırmak için doğaya verdiği hiç bir zararı onaylamıyorum. 

Dolayısıyla insanlığın devamı söz konusu ise geri kalan her şey teferruattır. Benim gördüğüm kadarıyla insanların doğaya vermekte oldukları zarar insanlığın konforunu arttırmakla birlikte insanlığın devamının önündeki en büyük engeldir. Bu zararların en önemlisi de atmosfere saldığımız sera gazlarıdır. Bu gazların şu anda vermeye başladıkları ve bu şekilde devam edersek gelecekte dünyaya verecekleri zarar bundan birkaç yüzyıl içerisinde insanlık da dahil olmak üzere tüm yaşamın dünyadan silinebileceği boyuttadır. Dünya tarihi boyunca bir kaç meteor çarpması hariç hiç bir zaman böylesi hızlı bir değişiklikle karşı karşıya kalmadı. Eğer sera gazlarının miktarını azaltamazsak insanlığın sonu gelecek, konu bu kadar basit. 

Sera gazları temelde bizim tüketime dayalı yaşam tarzımızın bir sonucu olarak ortaya çıkıyorlar, dolayısıyla da nüfusumuz ne olursa olsun, daha az tüketmek ve tüketimimizi lüks olmayan ihtiyaçlarla sınırlamak zorundayız. Geçen yazımıza gelen temel itiraz esas sorunun nüfus artışı olduğu noktasında olduğu için o noktanın üzerine biraz daha eğilmek istiyorum: 
Dünya nüfusu tarih boyunca kabaca şu şekilde arttı: 

M.Ö. 10000 yaklaşık 4,000,000 
M.Ö. 1000 yaklaşık 50,000,000 
M.S. 1000 yaklaşık 300,000,000 
M.S. 1500 yaklaşık 500,000,000 
M.S. 1820 yaklaşık 1,000,000,000 
M.S. 1900 yaklaşık 1,650,000,000 
M.S. 1950 yaklaşık 2,500,000,000 
M.S. 1980 yaklaşık 4,500,000,000 
M.S. 2000 yaklaşık 6,100,000,000 
Bugün yaklaşık 6,900,000,000

Bu çılgın nüfus artışının durması gerektiği kesin. Biz istesek de istemesek de doğal koşullar insan nüfusuna yaklaşık 10,000,000,000 civarında bir kısıtlama getirecek, çünkü dünya daha fazla insanı besleyebilecek doğal kaynaklara sahip değil. 
Ancak bundan önce dikkat etmemiz gereken bir faktör var: 

1990 yılındaki insan nüfusu 5,283,687,000 kişi ve bu nüfusun yılda atmosfere saldığı CO2 miktarı 22,51 milyar ton. 2008 yılında dünya nüfusu 6,681,112,000 kişiye yükseliyor (% 26,4 artış, beni çok şaşırttı bu denli büyük bir artış), salınan CO2 miktarı da 31,79 milyar tona (% 41,2 artış). Yani dünyanın nüfusunun artışının yanı sıra  CO2 salımındaki artış bu nüfus artışının çok üzerinde. Kişi başına düşen salım 1990'da 4.260 tondan 2008'de 4,756 tona yükselmiş, yani kişi başına düşen salım %11,6 artmış. Üremekle kalsak iyi, bir de hem üreyip hem de kişi başına düşen tüketimimizi arttırıyoruz. Bu sebeple de eğer hepimiz daha az tüketecek olursak, CO2 salımındaki artışla kıyaslandığında nüfus artışı çok da önemli bir problem olmayabilir. 

Son olarak bir de Sayın Başbakanımızın açıklamasıyla gündeme gelen “üç çocuk yapmak” konusu var. Nüfus konusunu araştırırken ister istemez bu konuda sizlerle paylaşmak isteyeceğim bilgilere ulaştım. Öncelikle bugün için ülkemizdeki doğum oranı 2,1 ve bu oran nüfusumuzun her sene %1,272 artmasına neden oluyor. Şu andaki nüfusumuz 78 milyon olduğuna göre, bu şekilde devam edecek olursak 2050 yılında nüfusumuz 128 milyon olacak. Sayın Başbakan'ın dediğinin aksine doğum oranımız 2,1 iken bile nüfusumuz korkunç bir hızla artmaya devam ediyor, bir de bu sayının 3,0 olmasını düşünmek bile istemem. Neyse ki içiniz rahat olsun, Birleşmiş Milletlerin bu konudaki projeksiyonları Türkiye'deki doğum oranının 2050 yılında 1,85 civarına düşeceğini öngörüyor, bu da sanırım nüfusumuzun sağlıklı bir şekilde artması için yeterli.  

Bunun yanında tüketime bağlı olarak 1990 yılında kişi başı CO2 salımımız 2,48 tondan 2008 yılında %68 artarak 4,18 tona çıkmış. Yani sadece nüfusumuz artıyor değil, tüketimimiz nüfusumuza göre %68 daha hızlı artıyor.  

Sonuç olarak, hangi açıdan bakarsak bakalım, evet, nüfus artışı çok önemli bir sorun ve sürdürülebilir bir dünya için nüfus artışını durdurmanın ötesinde kontrollü bir şekilde azaltmalıyız, ancak eğer bu dünyada yaşamaya devam etmek istiyorsak sadece nüfusu kontrol etmek yetmez, daha az tüketen bir toplum olmalıyız. Daha az tüketmeye de bugün için en azından elimizdeki kaynakları verimli kullanmakla bile başlasak yeterlidir.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Bu gezegende yaşamaya devam etmek için daha az tüketen bir toplum olmalıyız


Orijinal yayın: 05.01.2011 T24 İnternet gazetesi

Marcus Porcius Cato M.Ö. 150'de yaşamış bir Romalı devlet adamıdır. Devlet kademesinde konsüllük de dahil olmak üzere pek çok görev yapmıştır, ama beni en çok ilgilendiren özelliği biraz farklı. Cato uzun yaşamı sırasında Kartaca'nın zenginliğini görmüş ve Roma'nın geleceğini Kartaca'nın yok edilmesine bağlamıştır. Bu sebeple de Senato'da hangi konu görüşülüyor ve kendisi ne söylüyor olursa olsun sözlerini "Ceterum censeo Carthaginem esse delendam – Dahası Kartaca'nın yokedilmesi gerektiğini düşünüyorum" şeklinde bitirmesi ile de ün salmıştır. Ben de benzer şekilde tüm sözlerimi “Yaşamaya devam etmemiz için daha az tüketen bir toplum olmalıyız” diye bitirmeye karar verdim artık, konu ne olursa olsun. Çünkü eğer konu insan ırkının devamıysa, gerisi teferruattır ve her geçen gün adım adım sürdürülebilir bir dünya olmaktan uzaklaşıyor dünyamız. 

Sürdürülebilir bir dünyada yaşamak istiyorsak ilk yapmamız gereken şey profesyonel tüketicilikten uzaklaşmak olmalıdır. Aslında bu satırları okuyabiliyor olmanız, sizin de profesyonel tüketici grubunun bir üyesi olduğunuza önemli bir kanıt. Dünyada yaşayan insanları kabaca sınıflandıracak olursak, yaklaşık 1,5 milyar insan gece yatağa girerken (tabi içine girebilecek bir yatak bulabiliyorsa) ertesi gün yiyecek ekmek, içecek temiz su bulma ümitleri olmadan uyuyor. Gene yaklaşık 3,5 milyar insan, ertesi gün yemek ve temiz su bulacağından emin, ancak fazlası için ümitleri yok. Bu kişilerin bir bilgisayarları veya internet bağlantıları yok, bilgisayarı bırakın, buzdolaplarının olduğu bile şüpheli. Bu insanlar bir gün gelip bir araba sahibi olmayı beklemiyorlar, hayata yürüyerek veya bisikletle gitmek onlar için doğal olan. Grubun sonunda da bizler varız, yaklaşık 1,5 milyar insan. Musluktan ertesi sabah su akacağına şüphemiz yok, hatta doğalgazla çalışan kombimiz bize sabah sıcak su bile sağlayabilir. İnternet'e girip gazetelere göz atabiliriz. Yılbaşı sonrası ucuzluklardan hiç de lazım olmayan bir gömlek bir de ayakkabı almayı düşünmemiz normaldir. Ama bizim dışımızda kalan 5 milyar insan da eğer bizim gibi yaşayacak olursa bu gezegen hepimize yetmez. O 5 milyar insanın da bizim gibi yaşamak doğal hakları olduğuna göre ya onları bu standarda kavuşturup hepimiz en kısa vadede dünyanın doğal kaynaklarının sonunun gelmesini bekleyeceğiz, ya da tüketim toplumunu oluşturan bizler gereksiz harcamalarımızdan vazgeçeceğiz. Bu o kadar da korkunç bir şey değil. Dünyanın doğal kaynakları dünya nüfusunun tamamını 1970 yılında bir Alman ailesinin (ya da İngiliz ya da Fransız, ama Amerikalı değil) yaşam standardı ile yaşatmaya yetecek büyüklük ve çeşitlilikte. Ama burada önemli olan, dünyanın %20'sini oluşturan ciddi tüketici grubun dünyanın doğal kaynaklarının %80'ini kullanmaktan vazgeçmesidir. 

Bunun olabilirliğine basit bir örnek vermek gerekirse, mesela bugün marketlerde bulabildiğimiz organik ürünleri ele alalım. Bu ürünler organik olmayan ürünlerden daha pahalı bildiğiniz gibi. Hiç sordunuz mu kendinize “neden” diye? Aslında tam tersi olması gerekmez mi? Doğaya da insana da en az zararı veren ürünün en ucuz olması gerekmez mi? Böyle olmamasının temel sebebi aslında tüketici olarak bizlerin satın aldığımız malların tüm bedelini ödemememizde yatıyor. Bizler satın aldığımız malların sadece üretim bedellerini ödüyoruz, o malların tüm dünyaya olan bedellerini değil. 

Diyelim ki muz alacağız, bir yanda bizim memleket üretimi Akdeniz Bölgesi'nden gelen muz, diğer yanda da Güney Amerika'dan gelen ithal muz. İthal muz aslında daha gösterişli ve daha ucuz, dolayısıyla da standart tüketicinin Anamur muzu almak istemesi için fazla bir neden kalmıyor. O ithal muzun fiyatının içine her ne kadar uzun yolda dayanmasını sağlayacak kimyasalların bedeli, o muzu Güney Amerika'dan buraya getirme sırasında harcanan yakıtın ücreti ve gümrük vergileri de giriyor olsa da, tüm bunlar o muzu daha pahalı yapmıyor, bu sebepten de biz tüketiciler rahat rahat o muzu satın alıp hatta bazen yenmeden çöpe atabiliyoruz. Ama diyelim ki o muzun fiyatının içine üretimde uzun süre dayansın diye kullanılan tarım ilaçlarının Fransız Guyanası'ndaki doğaya verdiği zararı da ekledik. Ardından buna o muzu toplayan adamın çocuğunun düzgün bir eğitim ve sağlık hizmeti almasının getireceği yük de bindi, son olarak da o muzun okyanusu aşıp bize gelene kadar taşındığı araçların atmosfere saldıkları karbondioksitin temizlenme masrafını da topladık. Şimdi Güney Amerika muzunun Anamur muzundan hala daha ucuz olacağını düşünüyor musunuz? Ya da sizin markette elinizi muza hiç düşünmeden uzatabileceğinizi? 

Günlük hayatımızda tükettiğimiz her şeyin doğaya ve uzaklardaki başka insanlara ödetilen bir bedeli var ve bizler bu bedeli ödemenin yakınından bile geçmiyoruz. En azından bugün kullandığınız her şeye bakıp bu bedeli düşünmeye çalışın. Belki yarın bu bedeli düşünerek daha az tüketerek yaşayan sürdürülebilir bir toplum olma yolunda bir adım atmış oluruz hep birlikte. Sonuç olarak bu gezegende yaşamaya devam etmemiz için daha az tüketen bir toplum olmalıyız.