22 Mayıs 2013 Çarşamba

İklim felaketlerinin sebebi iklim değişikliğidir

Orijinal yayın: 22.05.2013 T24 İnternet Gazetesi
Dün öğleden sonra Amerika Birleşik Devletleri'nin Oklahoma Eyaleti’nin başkenti olan Oklahoma City büyük bir hortumun hedefi oldu. 3 km çapında ve rüzgâr hızı saatte 340 km olan bu hortum, 40 dakika boyunca takip ettiği 40 km uzunluğundaki çizgi üzerinde ne varsa yok etti. Bu yazı hazırlandığı sırada ölü sayısı 91 olarak verilmekteydi. Bu sayıya hortumun yok ettiği iki ilkokulda ölen 20 tane çocuk da dahildi. Bu çocukların bir kısmının hortumdan kaçmak için indikleri bodruma sel suyunun dolması neticesinde boğuldukları söyleniyor. Daha sonra resmi açıklamalar ölü sayısının çok daha düşük olduğunu duyurdu, ancak bu gene de yaşanan durumun ağırlığını fazla azaltmadı.
Ülkemizde ise geçtiğimiz hafta çeşitli ufak hortumlarda ölü sayısı dördü buldu. Her ne kadar Amerika’nın yaşadığı büyük felaketle kıyaslanmayacak olsa da ülkemizde de bu felaketlerin sayısı her geçen gün artmakta. Unutmayalım, biz hortumların insanları öldürmesinin her sene görüldüğü bir ülkede yaşamıyorduk, en azından şimdiye kadar.
Biz bu felaket haberlerini duyduğumuzda, doğa olaylarını düşünerek şaşırsak da; bilim insanları açısından sayıları artmakta olan bu felaketlerle iklim değişikliği arasındaki ilişki kuşku duyulmaz bir seviyeye çıkmış durumda. Kısacası; bilim, biz iklimi değiştirdikçe iklim değişikliğinin sebep olduğu bu felaketlerin hem şiddetinin hem de sayısının artacağını açıkça söylüyor.
Peki biz ne yapıyoruz?
1958 yılından bu yana Hawaii'deki bir dağın tepesinde bulunan Mauna Loa gözlemevinde düzenli olarak atmosferdeki karbondioksit miktarı ölçülüyor. İlk ölçüldüğünde milyonda 315 olan karbondioksit miktarı bu ay ilk defa bir psikolojik sınır olan milyonda 400 seviyesini aştı. Yani, biz her geçen gün gerek üretim araçlarıyla, gerek kullandığımız arabalarla, gerekse de yaktığımız doğal gaz ve kömürle daha fazla karbondioksidi atmosfere saçıyoruz ve bu artan karbondioksit miktarı iklim felaketlerinin artmasına yol açıyor. Konu bu kadar basit. Son dört milyon yılda dünyanın yaşamış olduğu en sıcak dönemlerde bile atmosferdeki karbondioksit miktarı milyonda 300'ü geçmemişti, bugün milyonda 400'ü geçtik. Artık insanın doğayı kolayca değiştirebildiği bir çağda yaşıyoruz. Ne doğa düzeni bozulamayacak kadar kuvvetli, ne de bizler bu düzen bozulduğunda tamir edebilecek kadar akıllıyız. Bu gerçeği içimize sindirerek yaşamamızın vakti geldi artık.
Dün BM Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli başkanı Dr. Pachauri Boğaziçi Üniversitesi'nin kuruluşunun 150. yılını kutlama etkinlikleri kapsamında Boğaziçi Üniversitesi’nde bir seminer verdi. İklim konusunda dünyanın en yetkili kişilerinin başında gelen Dr. Pachauri'nin seminerin kapanışında Hintli lider Mahatma Gandi'den yaptığı alıntı durumumuzu gayet güzel anlatıyor:
“Yanlış yönde gidiyorsanız ne hızla gittiğinizin bir önemi yoktur.”
Bizler dünyamızı çocuklarımız için daha güzel bir yer yapmaya uğraşmak yerine gelişme ve kalkınma adı altında doğayı felakete sürüklüyoruz. Bu yol yanlıştır. Fakat; her gün bu yanlış yolda ne hızla ilerlediğimizle övünüyoruz. Artık yeter!

1 Mayıs 2013 Çarşamba

İklim Değişikliği, Hava Kirliliği ve Ozon Tabakası

İklim değişikliği atmosferde normalde de bulunan karbondioksit gibi sera gazlarının miktarının insan etkisi ile artmasının, iklimin dengesini bozmasına verdiğimiz isimdir. Milyonlarca yıldır dünyanın iklimi, insanlığın geliştiği ılıman dönem ve filmlerden bildiğimiz buzul çağları arasında gidip gelmiştir. Bunun sebebi dünyanın güneş etrafındaki hareketidir. Ilıman dönemlerde karbondioksit miktarı milyonda 280 moleküle (280 ppm) çıkmış, buzul çağlarında ise milyonda 180 moleküle (180 ppm) inmiştir. 180 ppm ile 280 ppm arasındaki bu salınım doğaldır. Ancak; bugün, insanlık yeraltında bulduğu tüm kömür, petrol ve doğal gazı yaktığı için bu sayı 394 ppm'e çıkmış ve her sene de 2-3 ppm artmaktadır. Bu, dünyanın milyonlarca yıldır yaşamadığı anormal bir sıcaklık artışına sebep olmaktadır ve olmaya da uzun süre devam edecektir. 

Hava kirliliği de insanların ve fabrikaların atmosfere saldığı gazlar ve parçacıklardan oluşmaktadır. Burada ana suçlulardan biri gene karbondioksittir(;) ancak iklim değişikliğinin baş suçlusu karbondioksit olsa da hava kirliliğinin suçluları arasında karbondioksit küçük bir yer kaplar. Asit yağmuru diye bildiğimiz temel hava kirliliği olayını yaratan parçacıklar kükürt bileşikleridir ve bu bileşiklerin iklim değişikliği ile alakaları yoktur. Kükürt bileşikleri de karbondioksit gibi özellikle termik santrallerin bacalarından salınırlar ama karbondioksidin aksine bunların bacalardan salınmasını engellemek daha kolaydır. 1970'lerin ortasından itibaren yapılan çalışmalarla atmosferdeki kükürt bileşiklerinin miktarı çok azalmıştır.

İklim değişikliği söz konusu olduğunda ise bu kükürt bileşikleri birim dostumuzdur; çünkü onlar gelen güneş ışığını geri yansıtarak dünyanın fazla ısınmasını engellerler. Bu da 1970'lerden beri hava kirliliğini azaltmaya yönelik yaptığımız çalışmaların aslında iklim değişikliğini arttırıcı yönde bir etki gösterdiği anlamına gelir. Gene de şunu unutmamak lazım, iklim değişikliğinin de hava kirliliğinin de temeli bizim yaktığımız kömür, petrol ve doğalgazdır. Bunları yakmayacak olsak ne hava kirliliği kalır ne de iklim değişikliği.

Ozon tabakasının delinmesinin ne iklim değişikliğiyle ne de hava kirliliği ile alakası vardır. Ozon tabakası yerden 50 km yukarıda bulunur ve bizi güneşin zararlı mor ötesi ışınlarından korur. Bu tabakanın zarar görmesi özellikle cilt kanseri vakalarının artmasına neden olur. Doğal şartlar altında bu tabakanın zarar görmesine imkan yoktur; ancak, tamamen insan yapısı olan bir molekül (CFC) ozona büyük zarar verir. Bu zarar da 1970'lerin ortalarında fark edildiğinden, 1987 yılından itibaren ozona zarar veren bu moleküllerin üretilmesi ve kullanımı tüm dünyada yasaklanmıştır. Ozon tabakası da kendi haline bırakıldığında kendisini tamir etmeye başlamıştır. CFC molekülleri aynı zamanda kuvvetli bir sera gazı olduklarından bunların üretiminin yasaklanması iklim değişikliğinin engellenmesi yolundaki çabalara katkıda bulunmuştur.

Görüldüğü gibi hava kirliliği ve ozon tabakasının delinmesinin iklim değişikliği ile ilgileri vardır, ancak bu ilgi genelde düşünüldüğünden çok daha zayıf bir ilişki olduğundan bu üç konuyu birbirinden ayrı olarak ele almakta fayda vardır.

1 Nisan 2013 Pazartesi

İklimin Durumu 2012

Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği Çalışma Grubu (İklimBU) tarafından iklim değişikliğinde yaşanan son gelişmelerin derlendiği ve değerlendirildiği İklim Değişikliği 2012 raporu yayınlandı.

Bu rapora göre 2012 yılı dünyada, ortalama sıcaklıkların ölçülmeye başlandığı 19. yüzyıl sonundan bu yana yaşanan en sıcak onuncu yıl oldu. Yaşanan sıcaklıklar yüksek olarak kabul edilmeyebilir; ancak 2012 La Nina denilen doğa olayının görüldüğü yıl olduğundan dikkate değerdir. La Nina okyanus sularının normalden daha serin olmasına neden olan bir olaydır. Normalde La Nina dönemlerinde dünyanın sıcaklığının ortalamadan serin olması beklenirken 2012'nin rekor sıcaklıkta olması iklim değişikliğinin önemli bir göstergesidir. 2012 tarihte La Nina koşullarının görüldüğü en sıcak üçüncü yıl oldu. Ülkemizde uzun yıllar ortalamasına göre ortalamadan 1.0 oC daha sıcak bir sene yaşandı. Türkiye genelinde 31 merkezde en yüksek sıcaklık rekorları kırıldı.

2012 yılında dünyada normal şartlar altında çok zor rastlayabileceğimiz pek çok doğa olayı meydana geldi. Tarihindeki en sıcak seneyi geçiren ABD'de sene sonuna doğru doğu kıyılarını vuran Sandy Kasırgası, hem görüldüğü zaman açısından hem de fiziksel büyüklüğü nedeniyle normallerin çok dışında bir fırtınaydı. Kuzey Buz Denizi'ndeki buz alanı da tarihte görülen en düşük seviyeye indi. İklimBU grubu tarafından hazırlanan rapor bu olaylar gibi tüm sene boyunca ülkemizde ve dünyada iklim değişikliği nedeniyle meydana gelen tüm gelişmeleri derlemeyi amaçlıyor.

2012 yılının bitiminden bu güne kadar geçen sürede görülen bazı iklim olayları (Avustralya'da sıcaklığın günlerce 50 derecenin üzerine çıkması gibi) artık iklim felaketlerinin “yeni normal” olduğunu gözler önüne seriyor. İklim olayları ile tek tek karşılaştığımızda bunları doğalmış gibi algılayabiliyoruz; ancak böyle toplu halde karşımıza çıktığında, dünyayı kurtarmak için zamanımızın azaldığını daha rahat görebiliyoruz. 2012 yılında yaşanan iklim olayları daha önce birlikte görülmemişlerdi, dolayısıyla bu olayları sıradan olarak görmek artık mümkün görünmüyor. Dünyadaki iklim dengesinin oluşması binlerce hatta milyonlarca yıl sürdü. İnsanlık ise doğayı daha önce sadece bir göktaşı çarpmasının değiştirebildiği bir hızda değiştiriyor. Dünyadaki iklim dengelerini bir defa bozacak olursak, bu dengelerin tekrar oluşması ve dünyanın bildiğimiz eski dünya olması binlerce yıl sürebilir. Amazon ormanları ya da Grönland buzulları binlerce yılda oluştu, kaybedecek olursak geri gelmeleri de en azından binlerce yıl sürecektir. Bir iklim felaketini durdurmak için çok az zamanımız kaldı, hepimiz doğanın bu tehlike çanlarını dikkate alıp harekete geçmek zorundayız.


Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği Çalışma Grubu’nun İklim Değişikliği 2012 raporuna www.climatechange.boun.edu.tr/belgeler/IklimBU_2012.pdf adresinden erişebilirsiniz.

31 Ocak 2013 Perşembe

Biz suçu başka şeylerin üzerine atalım hep

Orijinal yayın: 31.01.2013 T24 İnternet Gazetesi
Bu tür olayları gördükçe kızıyorum artık. Plastikler doğada 10 yıl, 100 yıl, 1000 yıl, 10000 vb. yılda çözülmediği için plastik kullanımını durdurmalıyız. Plastikler kötüdür, nükleer santraller kötüdür, kapitalizm kötüdür, aklınıza ne gelirse mutlaka kötüdür. İyi olanlar bizleriz, çevremiz bu kötülüklerle dolu.
Öncelikle şunu kabullenelim: Kötü olan; plastikler, nükleer santraller ya da kapitalizm değil, biziz. Biz suçu başkasına attıkça da bizim etrafımızdaki sorunlar artmaya devam edecek.
İsterseniz en kolayından başlayalım: Plastikler kötüdür; çünkü doğada çok uzun süre bozulmadan kalabiliyor. Ne kadar güzel bir laf plastikler doğayı kirletiyor. Peki o zaman neden esas can alıcı soruyu sormuyoruz? Plastiklerin doğada ne işi var? Çöpümüzü düzgünce geri dönüştürmeyip piknikten sonra ormanda bırakıyoruz, vapurdan denize atmakta sakınca görmüyoruz. Öyle ya, bizim attığımız tüm bu nesneleri öğütüp yok etmek doğanın bir problemi. Bizim burada bir suçumuz yok, suç doğanın öğütemediği plastiklerde. Doğa, plastikleri öğütebilse biz de canımızın istediği gibi tüm pisliğimizi doğaya saçıp her şeyin kendiliğinden temizlenmesini rahat rahat bekleyebilirdik. Ama ne yazık ki doğa bizim bazı artıklarımızı temizleyemiyor. O zaman kendimize hemen bir günah keçisi bulalım; plastikler kötüdür, diyelim. Plastik yerine cam kullanacak olsak doğada zaten bulunan bir madde olduğundan çevreyi kirletmezdi, diyelim.
Bu düşünce o derece içimize işlemiş ki en çevrecisinden en umursamazına, bu konu hakkında konuşan herkes kolayca suçu doğada çözünmeyen nesnelere atıp işin içinden sıyrılabiliyor; çünkü bu kolay yol! Ben size daha zor ama daha doğru bir yöntem anlatayım mı?
Konuya şu bilgiyle başlarsak en makul yaklaşımı da bulmamız kolaylaşır: Bugüne kadar insanlığın karşılaştığı en büyük felaket küresel iklim değişikliğidir. Bu felaketin temel sebebi de bizlerin çeşitli sebeplerle ve şekillerde atmosfere saldığımız karbondioksittir. Bu karbondioksit temelde kömür, petrol ve doğal gazın yanmasından oluşur. Yani, ne kadar az petrol kullanırsak iklim değişikliği problemi o derece azalır.
Plastikler petrolden yapılır. Pet şişe yapmak için kullanılan her varil petrol atmosfere salınmayan karbondioksit demektir. Atmosfere salınmayan karbondioksit en iyi dostumuzdur. Dolayısıyla pet şişe yapıp, tekrar tekrar kullanıp, kullanılmayacak hale geldiğinde de toprağa büyük bir çukur açıp bu şişeyi gömmek doğa açısından en faydalı çözümdür. O şişeyi bir defa kullanıp, kaldırıp arabanın camından dışarı atmak kötü olandır, o pet şişenin varlığı değil.
O pet şişe yerine cam şişe kullansak nasıl olur? derseniz, cam şişeyi üretmek için harcayacağınız enerji pet şişeyi üretmek için kullanacağınız enerjinin onlarca mislidir. Peki enerjiyi nasıl üretiyoruz? Enerji, doğal gaz santrallerinde doğal gaz yakıp atmosfere karbondioksit saçarak üretiliyor. İyi-kötü tercihlerimizi yaparken bunu göz önüne almadığımıza neredeyse eminim.
Evet, ben de ideal bir dünyada yaşamayı isterdim. İdeal dünyada enerji yenilenebilir kaynaklardan, yani temelde güneş ve rüzgardan üretilirdi. Bu enerji ile kumdan cam yapar, aynı şişeleri defalarca kullanır ve ancak kırıldığında yenisini alırdık. Herkes çeşmeden şişesine su doldurup gün boyu o suyu içerdi. Bunu gene de yapamaz mıyız? Yani, hepimiz birer su şişesi taşısak... Ama yapmıyoruz! Marketten aldığımız su şişeleri hayatımızı kolaylaştırıyor. Doğayı, enerjiyi, iklim değişikliğini düşünmektense kendi rahatımızı düşünüyoruz, sonra da bu suçluluğumuzu kısmen giderebilmek için suçu aslında hayat tarzımızın parçaları olan plastik şişe ve benzeri nesnelere atıyoruz. Suçun, kendi kafamızda yarattığımız canavarlarda değil kendimizde olduğunu kabullendiğimiz an iyileşme yolunda bir adım atmış olacağız; ancak insanlık olarak o noktadan çok uzağız.

1 Aralık 2012 Cumartesi

Günün Fosili Türkiye!

Orijinal yayın: 01.12.2012 T24 İnternet Gazetesi
Katar'ın başkenti Doha'da yapılmakta olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı'nda salı günü ülkemiz günün fosili seçildi. Her ne kadar bir ödül almış gibi görünsek de bunun övünülecek bir ödül olmadığını baştan söylememiz gerekiyor.
Dünya ülkeleri 1992 yılında Birleşmiş Milletler öncülüğünde bir araya gelerek dünyanın atmosferini zararlı sera gazlarından korumak üzere bir karar aldı. Bu kararın devamı olarak da her senenin sonunda toplanarak bu konuda bir değerlendirme toplantısı yapmayı da kararlaştırdı. Her yıl değişik bir ülkede yapılan toplantıların on sekizincisi bu günlerde Katar'ın başkenti Doha'da yapılıyor. Bu noktada “bu toplantı neden atmosfere zarar veren gazları bolca salan, yaptıkları fazla umurunda olmayan ve önemli bir petrol üreticisi ülke olan Katar'da düzenleniyor?” diye sormayın, ne cevabını ne de mantığını anlamıyorum bu olgunun.
İklim Değişikliği Konferansı'na çoğu 194 ülkeden resmi devlet temsilcileri, bilim insanları ve sivil toplum kuruluşları olmak üzere yaklaşık 20.000 kişi katılıyor. Bu konferansta katılımcılar yapılanları gözden geçiriyor ve neler yapılması gerektiği konusunda bir görüş oluşturmaya çalışıyorlar.
Bu ve daha önceki konferanslarda sivil toplum kuruluşları her gün iklim değişikliği konusunda hareketsiz kalarak ya da zararlı eylemlerde bulunarak atmosfere zarar veren bir ülkeyi günün fosili seçiyorlar. Ülkemiz geçen yılki “Günün Fosili” ödülünden sonra bu yıl da “Günün Fosili” ödülüne layık görüldü. Ödül alma sebebimiz şu şekilde açıklandı: Tıklayın... 
“Küresel kömür yatırımlarında dünyada 4. olması; üstüne üstlük Enerji Bakanlığının 2012’yi kömür yılı ilan etmesi, bunun yanı sıra Kyoto Protokolü kapsamında mutlak sera gazı azaltım hedefi belirtmemesi ve Kyoto Protokolü ikinci yükümlülük döneminde de azaltım hedefi belirtmeyeceğini açıklaması sebebiyle Türkiye bu yıl müzakerelerin ikinci gününde Günün Fosili ödülünde birinciliği aldı.”
Bildiğiniz gibi atmosfere zarar veren sera gazlarının başında karbondioksit geliyor. Fosil yakıtları arasında ise kömür atmosfere en fazla zarar veren yakıt türü. Ülkemiz ise çalışan ve kurmakta olduğu 51 tane kömürle çalışan termik santralle dünyada Çin, Hindistan ve Rusya'nın ardından dünyada kömür santralleri yatırımında dördüncü sırada bulunuyor. Geçen sene aldığımız ödülün ardından yazdığım yazıda da belirttiğim gibi, 1992 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne taraf olan ülkemiz sera gazı salımını 1990 seviyesinin altına düşürme yükümlülüğünün altına girmiştir. Ancak sera gazı salımını 1990 seviyesinin %115 üzerine çıkaran ülkemiz bu oranı daha da arttırmak için yeni termik santral yatırımlarına da girişmiştir.
1992 yılındaki Çerçeve Sözleşmesi'nin ardından 1997 yılında taraf devletler Kyoto Protokolü'nü kabul ederek sera gazı azaltma taahhütlerini yaptırıma bağlama yükümlülüğü altına girmişlerdir. Ülkemiz ise uzun süre Kyoto Protokolü'nü kabul etmemek için direnmiş, ancak Avrupa Birliği müzakere başlıklarının dayatması altında 2009 yılında bu anlaşmayı meclisten geçirerek yürürlüğe sokmuştur. Ama doğal olarak beklenen ülkemizin bu anlaşmayı sadece imzalamakla kalmayıp anlaşma şartlarına da uymasıdır. Ülkemiz ise beklentilerin aksine 2007-2012 azaltım dönemi için hiçbir azaltma taahüdüne girmemiş ve sadece bu konudaki fonlardan yararlanma amacını gütmüştür. Ancak çabasızlığımız bununla da kalmayarak bu ay içerisinde Kyoto Protokolü'nün bir sonraki döneminde de herhangi bir sera gazı azaltım taahüdünde bulunmayacağımız açıklanmıştır. Bu iki konu bize Günün Fosili Ödülü'nü getirmeye yeter de artar bile.
Ancak burada benim duruşumun yanlış anlaşılmasını istemem. Çevreci bir bilim insanı olarak gönlüm doğal olarak bizim hem bu anlaşmaları imzalayıp hem de şartlarını elimizden geldiğince yerine getirmek için gerçekten çabalamamızdan yana. Bu olmayacaksa en azından kabul edebileceğim şey bu anlaşmalara taraf olmayı reddedip dürüstçe “iklim değişikliği bizim umurumuzda değil” diyerek büyümeye odaklanmamız. Şu andaki durumda yapılan ise bir yandan “evet, evet iklim değişikliği tabi ki bizim umurumuzda ve bu konuda elimizden geleni yapıyoruz” demek. Diğer yandan da değil elimizden geleni yapmak, tam ters tarafa dönerek iklim değişikliğine en kötü katkıyı yapan ülkeler sıralamasına başa güreşmek. Bu durum sürdürülebilir bir yaşam için çabalayan insanların elini kolunu bağlıyor. Lütfen bu oyuna gelmeyelim.

30 Ekim 2012 Salı

Sandy: Tarihi fırtınaların ilki!

Orijinal yayın: 30.10.2012 T24 İnternet Gazetesi

Artık hazır olun, bundan sonraki haberlerin tümü benzer olacak: “Süperfırtına Sandy Amerika'nın Doğu Yakası'nı yerle bir etti 30.10.2012”, “Süperkasırga Humberto'dan sonra artık Miami haritadan silindi 17.08.2013”, “En Süperkasırga Odette vurduğunda New York on metre su altında kaldı 11.09.2015”. Gelecek bu fırtınalarla dolu olacak, buna hepimizin hazır olması lazım. Hatta şöyle bir habere bile “Akdeniz'de görülen ilk kasırga Kıbrıs'ta büyük hasara yol açtı 30.08.2045”. Tüm bunların gayet basit bir sebebi var:
 
Kasırgalar deniz üzerinde oluşur. Altlarındaki deniz suyunun sıcaklığı ne kadar yüksekse, kasırga da o denli güçlü olur. İklim değişikliği nedeniyle okyanusların ortalama sıcaklığı artıyor, bu da hem daha fazla kasırga oluşumuna davet çıkartıyor, hem de oluşan kasırgaların daha kuvvetli olmasına neden oluyor. Şimdi size bir kaç ilginç bilgi vereyim Sandy Kasırgası ile ilgili.
 
• Kuzey Atlantik'teki kasırga sezonu 1 Haziran'da başlayıp 30 Kasım'da sona erer. Yani kasırga sezonunun sonuna gelirken bu büyüklükte bir kasırgaya rastlamak çok sıra dışıdır (suların bu yaz çok ısındığını unutmayın).
 
• Kuzey Atlantik'te her sene ortalama 10 tane tropik fırtına / kasırga görülür. Bu sene 19 tane görüldü.
 
• Sandy şimdiden tarihteki en fazla maddi hasar yaratan ilk üç fırtınadan biri oldu. Daha ne New York çevresindeki havaalanlarındaki hasar ne de metro sisteminin ne kadar zarar gördüğü biliniyor.
 
• Bir kasırganın “çok büyük” kabul edilmesi için büyüklüğünün 888 kilometreden fazla olması gerekiyor. Sandy'nin büyüklüğü 1500 km. Yani Sandy çok büyük fırtınalardan bile çok büyük bir fırtına.
 
• Fırtınanın büyüklüğü 500 km olsa tamamının karaya çıkması fazla uzun sürmeyeceği için deniz seviyesinin de yükselmesi çok kısa süreli olur. Ancak bu büyüklükteki bir fırtına deniz seviyesinde çok daha uzun süreli yükselmelere neden olur, bu da su altında kalan yerlerin çok uzun süre su altında kalmaya devam edecekleri anlamına gelir. Doğal olarak da su ne kadar geç çekilirse, hasar da o denli artar.
 
• Normalde fırtınalar deniz üzerinde kuvvetlidir ve karaya çıktıklarında zayıflarlar. Ancak Sandy Philadelphia yakınlarında karaya çıktıktan sonra kıta üzerindeki soğuk hava akımları ile birleşerek bu sefer bir kış fırtınası karakteri aldı. Yani içinde bol nem barındıran bir tropik fırtına soğuk hava kütlesi ile karşılaşınca aniden soğuyacağı için, içinde barındırdığı nemi hızlıca yağmur ve kar olarak kaybedecek. Bu da normalde beklenebilecekten çok daha fazla yağmur ve üzerine kar demek.
 
Son olarak da güncel bilgilerle bitirelim:
 
• Hasarın ne kadar büyük olduğunu tespit etmek bile mümkün değil. Yollar geçilmez, telefon hatları ve elektrik kesik olduğundan ancak helikopterlerle inceleme yapmak mümkün, ama bu tür rüzgara dayanacak helikopterler kurtarma çalışmalarında kullanıldığı için durumun ne derece kötü olduğu tahmin edilebiliyor ancak.
 
• Metro sistemlerinin büyük kısmı sular altında. New York metrosu deniz seviyesinin altında olduğu için dolan suyun tamamının dışarıya pompalanması gerekiyor. Bu da günler değil haftalar hatta aylar sürebilir. Ama daha önemlisi, sular dışarıya pompalandıktan sonra içeriye dolan tuzlu suyun elektronik aksama yaptığı zarardan dolayı tüm sistemlerin yenilenmesi gerekir.
 
• New York bölgesindeki üç havaalanı da deniz seviyesinde ve pistleri su altında. Suların kendiliğinden çekilmesini beklemekten başka yapacak şey yok, ama aynı zamanda uçakların inişini sağlayan elektronik algılama sistemlerinin de tamamı tuzlu su altında kaldığı için ne derece zarar gördüğü bilinmiyor.
 
Umarım bu seçim kampanyaları sırasında iklim değişikliği konusunda bir tek kelime etmeyen iki başkan adayına da ciddi bir uyarı olmuştur. Amerikan ekonomisi bu fırtınanın yarattığı 20-40 milyar dolarlık hasarın altından kalkabilir. Ama unutmayın, Sandy sadece birinci kategori bir kasırgaydı. Humberto üçüncü, Odette beşinci kategori bir kasırga olacak. Haa, maddi anlamda, New Orleans'ı 2005'te etkileyen Katrina karaya vardığında üçüncü kategori bir kasırgaydı ve 108 milyar dolar hasara neden oldu. New York'u, Washington'u veya Boston'u vuracak bir beşinci kategori kasırganın ne kadar hasara yol açabileceğini hayal gücünüze bırakıyorum...

29 Eylül 2012 Cumartesi

2030 yılına kadar iklim değişikliği ülkemizde 850.000 kişiyi öldürecek!

Orijinal yayın: 29.09.2012 T24 İnternet Gazetessi
İspanya merkezli araştırma kuruluşu DARA'nın geçtiğimiz hafta açıkladığı İkinci İklim Hassasiyeti Raporu medyada geniş ilgi uyandırdı. Özellikle “2030 yılına kadar dünyada 100 milyon insan iklim değişikliği nedeniyle hayatını kaybedecek” başlığı sanırım çoğu kişinin ilgisini bu rapora çekmeyi başardı.
DARA raporu aslında bilimcilerin yıllardır yaptıkları çalışmaların bir özeti olarak kabul edilebilir. Raporun temel dayanağı indisli bilimsel dergilerde bu alanda bugüne kadar yapılmış çalışmalar. DARA bu çalışmalara dayanarak gerek dünya gerekse de tüm ülkeler için iklim hassasiyetini incelemiş. İklim hassasiyetini belirlemek için de aşağıda sözünü edeceğimiz 34 parametre kullanılmış.
Bu parametrelerin toplamından ülkemiz için ortaya çıkan sonuç hiç iç açıcı değil. Bu rapora göre 2030 yılına kadar ülkemizde 850 bin kişi hayatını kaybedecek, 2030 yılında iklim değişikliğinden direkt olarak etkilenen insanların sayısı 4 milyonu aşacak ve bu sorunların üstesinden gelebilmek için harcamamız gereken para tüm Gayrı Safi Milli Hasılamızın %1,7'si seviyesine gelecek. Tüm bu sorunlar gene de ülkemizi iklim değişikliğinden ciddi ölçüde etkilenecek ülkeler grubuna sokuyor. Her parametrenin etkisi öncelikle aşırı - şiddetli – fazla – ortalama – az olacak şekilde beş kategoride değerlendiriliyor. Bizi ilgilendirecek parametrelere tek tek bakacak olursak:
  • Kuraklık (fazla): Kuraklık nedeniyle senelik ek zararımız 35 milyon dolardan 65 milyon dolara çıkıyor.
  • Sel ve toprak kaymaları (ortalama): Sel ve toprak kaymalarında senede ortalama 10 can kaybı, 100 milyon dolar maddi hasar ve 35.000 kişinin etkilenmesi bekleniyor.
  • Biyolojik çeşitliliğin azalması (şiddetli): Biyolojik çeşitliliğin azalmasından, yani şu anda yetişen bazı bitkilerin ve hayvanların yetişememesinden doğması beklenen zarar senede 7 milyar dolar olacak.
  • Çölleşme (şiddetli): Verimli tarım arazilerinin çölleşmesinden dolayı senelik kaybımız 950 milyon dolar olacak.
  • Üretim verimliliği (ortalama): İklim değişikliği nedeniyle verimlilik kaybının maddi karşılığının 1,25 milyar dolar olması bekleniyor.
  • Deniz seviyesindeki değişiklik (ortalama): 2030 yılında senede ortalama 85 km3 toprak kaybedeceğiz, bu senede 750 milyon dolar zarara sebep olacak.
  • Su kıtlığı (şiddetli): Yağışların azalmasından dolayı su ihtiyacımızı karşılamak bize 5,5 milyar dolara mal olacak.
  • Sıcaktan ölümler (fazla): Senede sadece sıcaktan can kayıpları 550 olacak.
  • Menenjit (ortalama): 2030 yılında fazladan 150.000 menenjit vakası görülmesi bekleniyor.
  • Tarım (fazla): İklim değişikliğinin 2030 yılında senelik 2 milyar dolar tarımsal ürün kaybına sebep olacağı düşünülüyor.
  • Balıkçılık (ortalama): Denizlerin sıcaklığı ve asitliliğinin değişmesi balıkçılıkta senede 1,25 milyar dolar zarara sebep olacak.
  • Ormancılık (ortalama): İklim değişikliği ve karbon ekonomisinin ormanlarımıza olan zararının maddi boyutunun 1 milyar dolar olması bekleniyor.
  • Hidroelektrik santralleri (fazla): Yağış rejimindeki değişikliklerin etkisiyle üretimdeki kaybın maddi karşılığı 250 milyon dolar olacak.
  • Hava kirliliği (aşırı): Karbon yakıtlarına dönük teknolojilerdeki ısrarımız senede 35.000 insanımızın bu yolla hayatını kaybetmesine yol açacak, bu sayı bugün için bile 25.000 civarında.
  • İç mekan dumanı (fazla): Çok önemli görmediğimiz ve sadece soba zehirlenmelerinden ölümleri bağladığımız ısınma için kömür kullanımı, sebep olduğu çeşitli akciğer hastalıkları nedeniyle 15.000 kişinin hayatını kaybetmesine yol açacak.
  • İş kazaları (fazla): Petrol ve kömür çıkartmak için kazalarda ve çalışma koşullarından bugün de insanlar can veriyor ama bu sayı 2030 yılında 400'ü bulacak.
  • Cilt kanseri (fazla): İklim değişikliği nedeniyle görülen cilt kanseri vakalarındaki artış senede 250 kişinin ölümüne yol açacak.
Bu bilgilere dayanarak, 2030 yılında iklim değişikliğinin ekonomimize 20 milyar dolar ek yük getireceğini öngörmek mümkün. Benzer şekilde çoğu karbon yakıtlarına bağımlılığımızdan kaynaklanan senede 50.000 can kaybı beklentisi umarım devlet politikalarımızın daha az kömür ve petrole dayanacak şekilde ilerlemesine vesile olur.