17 Nisan 2024 Çarşamba

Siyah Kedi - Beyaz Kedi

Ünlü İngiliz futbolcu ve futbol yorumcusu Gary Lineker eski bir zamanda “futbol 22 futbolcu ve bir top ile oynanan, sonunda da Almanların kazandığı bir oyundur” demişti. O günden bugüne epey zaman geçmiş ve Alman futbolu da eski görkemini yitirmiş olabilir. Ancak bu sözü günümüze uyarlarsak “kapitalizm piyasa ile oynanan ve Batılıların kazandığı bir oyundur”. Eğer oyunu Batılılar kazanmıyorsa sen mutlaka hile yapıyorsundur, o zaman da gene Batılıların kazanacağı şekilde kurallar düzenlenir.

Bugün dünya ekonomisinin en büyük üç oyuncusundan ikisi Batılıdır. ABD ve AB neredeyse ortak sayılabilecek bir düşünce yapısı ile yükselmekte olan Çin’i baskılamaya çalışıyorlar. Bunun arkasındaki temel neden de Çin’in ABD ve AB’nin çalışma paradigmasına paralel yürümeyen devlet mekanizmasıdır. ABD ve AB’nin çalışma sistemini biliyoruz. Devlet adil bir piyasa ekonomisi için kural koyucu ve o kuralların düzgün işlemesini sağlayıcıdır. Kısıtlı araçların dışında piyasanın işleyişine ve gidiş yönüne karışmaz. Çin’de ise devlet kural koyucu ve denetleyicinin ötesinde piyasanın ve üretimin gidiş yönünü de belirleyen güçtür.

Aslında ülkemiz de uzun süredir benzer bir çaba içerisindedir. Bu çabanın ürünü olan 12. Kalkınma Planı’nın uygulama süresi içerisindeyiz. Ancak nazikçe Batı’ya olan yakınlığımız planlı bir ekonominin uygulanmasını her zaman için zorlaştırmıştır diyebiliriz. Çin’de ise parti daha uzun vadeli planlar yaparak bu planların uygulanmasını ısrarla takip eder. Mao’nun ölümünün ardından atılan adımlar Çin’i günümüze taşımıştır. Tarih kitaplarında da gördüğümüz gibi Çin’in kalkınma planları uygulama süresi içerisinde en az iki defa revize edilen beş yıllık planlar değildir. Uzun vadeli yapılan bu planların takip edilmesi sonucunda Çin bugünkü seviyesine ulaşmıştır.

Yanlış anlamayın lütfen, bu yazının amacı Çin güzellemesi yapmak değil. Sadece Batı’nın işine gelmediği zaman oyunun kurallarını değiştirmesinin yanında Çin’in planlı ve uzun vadeli adımlarla ilerlediğini göstermektir. Bugün Çin’in uzun vadeli üretim planları üç ana alan üzerine yoğunlaşmaktadır. Elektrikli araçlar, batarya teknolojisi ve yenilenebilir enerji. Çinli yetkililer bu üç teknolojinin geleceğin üstüne kurulacağı yapı olduğunu öngördüklerinden uzun süredir yatırımları bu teknolojilere ve bunların tedarik zincirlerine yönlendirdiler. Bu nedenle de Çin bugün bu üç teknolojide de dünya lideri durumdadır.

İnsanlığın bugüne kadar karşılaştığı en önemli sorun iklim krizidir. Bu krizin yarattığı sorunları yeryüzünün her tarafında görmeye başladık. İklim krizini yaratan ise yaktığımız kömür, petrol ve doğal gazdır. Bu fosil yakıt bağımlılığımız gelişmiş ülkelerin teknolojisinin tüm insanlığa yayılmasıyla kolay kurtulamayacağımız bir hale geldi. Sorunun ilk görünür olduğu zamandan başlayarak gelişmiş ülkeler, daha kirli olarak gördükleri teknolojileri gelişmekte olan ülkelere transfer ederek kendileri oralardan sadece ürünleri satın aldılar. Bugün başta Çin ve Hindistan olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin görece daha kirli teknolojilere sahip olmalarının ardındaki nedenlerden biri de 1990’lardan itibaren gelişmiş ülkelerin kendilerini temiz gösterme çabasıdır.

Bugün gelinen nokta sadece kirli teknolojilerin değil günlük hayatta kullanılan çoğu teknolojinin de değişmesi isteğidir. Gelişmiş ülkeler artık enerjilerini güneş ve rüzgardan elde edip, bu enerjiyi depolayıp, hareketlilik de dahil olmak üzere tüm sistemlerini elektrik üzerine kurgulamak istiyorlar. Yalnız ufak bir sorun var. Bu üç sektörü de kendi topraklarında geliştirmek istiyorlar. Elektrikleşme operasyonu da üç temel unsura dayanır: teknoloji, hammadde ve işgücü. Her ne kadar ilkinde gelişmiş ülkeler kuvvetli olsalar da ham madde konusunda bugün harekete geçmekte geç kaldılar. Yenilenebilir enerji ve elektrikleşme teknolojilerinin gerektirdiği ham madde tedarik zincirlerini Çin uzun çabalar sonunda kurdu ve çalıştırıyor. Gelişmiş ülkelerdeki işgücü de hala Çin’e göre pahalı kaldığından tek avantaj olarak teknoloji kalıyor. Yalnız Çin bu avantajı da son senelerde gelişmiş ülkelerin elinden almakta.

Bu noktada Çin dünya pazarlarını daha ucuz yenilenebilir enerji ve elektrikleşme ürünleri ile dolduruyor ve özellikle gelişmiş ülkeler bundan fazlasıyla şikayetçi. Gelişmiş ülkelerdeki üreticiler kendi pazar sistemleri içerisinde üretim yapmak zorunda olduklarından Çin’in devlet destekli üretim sistemine karşı koyamıyorlar.

Batı düşüncesi tarafından endoktrine edilmediyseniz probleme dışarıdan bakmak çok da zor değil. Bir tarafta piyasa ekonomisine dayanarak yükselmiş gelişmiş ülkeler, diğer tarafta da planlı devlet kapitalizmine yaslanan Çin. Dışarıdan bakan vatandaş kolayca “siz neden Çin’in yaptığını yapmıyorsunuz?” diyecektir. Özellikle de iklim krizine çözüm getirmeye çalışan yenilenebilir enerji ve elektrikleşme çözümleri söz konusu olunca. “Biz insanlığın ve bu gezegenin geleceğinden bahsediyoruz, siz Çinli üreticilerin haksız rekabetinin yenilenebilir enerji sektörüne daha ucuz mal ürettiğinden. Siz neden aynısını yapmıyorsunuz? Şu anda hepimizin ihtiyacı olan daha çok ve daha ucuza yenilenebilir enerjidir.” Bu da bizi Deng Xiaoping’in ünlü sözüne getiriyor: “Önemli olan kedinin siyah ya da beyaz olması değil fare yakalamasıdır” Bizim için de önemli olan bütçemize uygun yenilenebilir enerji kaynaklarına ve elektrikli araçlara sahip olmaktır. Bunu kimin ürettiği ikincil problemdir.

Elbette gelişmiş ülkeler bunun karşısında çeşitli taktiklere ve kural değişikliklerine başvuracaktır. Ama neyin önemli olduğunu gözden kaçırmayalım. Gezegenin geleceği olabildiğince hızlı yenilenebilir enerji teknolojilerine geçiş yapabilmemize bağlı. Söz konusu gezegenin ve bizim o gezegendeki geleceğimiz ise gerisi teferruattır. 

Bu yazı T24 İnternet Haber Sitesi'nde yayımlanmıştır.

15 Nisan 2024 Pazartesi

İklim Hukuku

Ülkemizde olmayacağına emin olduğumuz bir durumu düşünelim, sadece bir zihin antrenmanı olarak: Diyelim bir ilçemizin ortasından fay hattı geçiyor ve o fay hattının çevresindeki 2 kilometrelik alanda yapılaşma yasak. Belediye Meclisi de bu konuda anlaşamıyor ve konuyu halka sormaya karar veriyorlar. İlk seçimde halka “İlçemizin ortasından geçen fay hattı 20 kilometre güneye kaydırılsın mı?” diye soruluyor. Halkın önemli çoğunluğu da bu soruya demokratik hakları çerçevesinde “evet” diyor ve fay hattı bu kararla 20 kilometre güneye kaydırılıyor. Elbette ülkemizde böyle bir şey olmaz, biz bilime son derece saygılıyız, ama zihin antrenmanı olarak “mesela” dedim.

Sonra o ilçede yaşayan bir grup vatandaş mahkemeye başvuruyorlar ve diyorlar ki “belediye bu fay hattının 20 kilometre güneye kaydırılmasına izin vererek bizim yaşam hakkımıza saldırıda bulundu”. Mahkeme de bu konuyu inceleyerek vatandaşların haklı olduğuna karar verdi. Bu tamamen hayal ürünüdür, elbette ülkemizde öyle bir şey olmaz. Olduğunu varsayarsak şimdi mahkemenin bu kararı demokrasiye aykırı mıdır değil midir? Yerel mahkemenin ya da herhangi bir mahkemenin halkın iradesinin ötesinde bir karar alması mümkün müdür? Bu hayal ürünü hikayede usule uygun olmayan çok nokta olduğuna eminim ama konunun esasına bakacak olursak, bilime aykırı bir tercihte bulunan halkın iradesine hukuk sınırlama getirebilir mi? Yoksa halkın iradesi her şeyin önünde mi gelmelidir?

İşte İsviçre’de bugünlerde bu konu konuşuluyor. Önce İsviçre Hükümeti 2030 yılına kadar sera gazı salımlarını %50 azaltmaya karar verdi, sonra da bu uygulamayı gerçekleştirmek üzere alınması gereken önlemleri halk oyuna sundu. Halk oylamasından “bu konuyu o kadar da abartmanıza gerek yok” sonucu çıktı. Bu kararın sonrasında da hükümet gerekli adımları atmadı.

Bu durum sonrasında 65 yaş üzeri “yaşlı” kadınlar mahkemeye giderek yaşam haklarının ellerinden alındığını savundular. Yerel mahkeme kadınların lehinde karar vermedi. Bu grup İsviçre’deki tüm hukuki yolları denedikten sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. AİHM ise kadınları haklı buldu. Peki şimdi ne olacak? İsviçre AİHM’si kararlarının kendi hukukundan üstün olduğunu kabul eden ülkelerden biri. Ama burada alınan karar halkın doğrudan aldığı bir kararın hiçe sayılmasını gerektirecek. O zaman takip etmemiz gereken demokrasi mi hukuk mu olmalı?

Bir kez daha, ben hukukçu değilim. Eminim verdiğim örnekte de usul açısından oldukça büyük hatalar vardır. Ama tüm bu usul hatalarını bir kenara bırakarak şu soruyu düşünelim: Halk demokratik yollarla bilime aykırı bir karar alacak olsa hukuk bu kararı tersine çevirebilme yetkisine sahip midir?

Şu sıra pek çok ülkede benzer kararlar mahkemeye taşınıyor ve özellikle gençler ve çocuklar mahkemelerden yürütme aleyhine kararlar alıyorlar. Olumsuz çıkan kararların da temelinde usulün takip edilmesindeki problemler yatıyor. Mesela Portekizli 6 genç tüm AB ülkelerini iklim değişikliğini durdurmak için yeterince çaba göstermemekle suçlayarak AİHM’ne başvurmuştu. Buradan çıkan olumsuz kararın gerekçesinin esasla bir ilgisi yok, AİHM çocukların önce tüm ülke mahkemelerine tek tek başvurma yolunu denedikten sonra kendilerine başvurmaları gerektiğini söyledi.

Benzer davaların uzantısı olarak iklim felaketlerinde hayatını kaybedenler için büyük petrol şirketlerini cinayetle suçlama yaklaşımı da bulunuyor. Her ne kadar bu tür davalar bizlere oldukça uzak ve hayal ürünü gibi görünüyor olsa da bir süre sonra çoğu devlet ve şirket neredeyse günlük olarak bu tür davalarla karşı karşıya kalacak. O nedenle bugün ortaya konan çoğu davranışa “yeşil badana” diyerek parmak sallıyoruz ama gelecekte gençler sadece parmak sallamakla kalmayabilirler. Bu nedenle de özellikle iş dünyasının bu bağlamda atacağı adımları dikkatle değerlendirmesinde fayda bulunuyor. Ayrıca burada şirketlerin üst yöneticilerinin hukuki sorumlulukları da görev süreleri bittiğinde sona ermiyor olabilir.

İklim değişikliği savaşında hukuk yavaş yavaş bir kırılma noktasına doğru gidiyor. Kişilerin iklim değişikliğinden dolayı gördükleri zarar devletlerin ve şirketlerin sorumluluğu olarak kabul edilme noktasına yaklaştığında tarafların “benim sorumluluğum değil” deme lüksleri de kayboluyor. AİHM’nin aldığı karar bir anlamda tüm İsviçre vatandaşlarını bile iklim zararlarından dolayı sorumluluk altına sokuyor. Ayrıca unutmayın, AİHM kararları kesindir ve itiraz yolu kapalıdır. Elbette bir de vatandaşların nasıl olup da bilime aykırı kararlar alabildiğini konuşmamız gerekiyor ama o çok daha çetin bir konu.

Bu yazı T24 internet sitesinde yayımlanmıştır.